Bu Ülkenin Evlatları

Tanım

Özyurdunda Garip Kalanlar

Bağlantılarım

» Ana Sayfa
» Profilim
» Arşiv
» Arkadaşlarım
">

Tezatlarla Dolu Bir Yazı


Namaz Kılan Çocuklar ve Şaşkın Sendikacı

80 yaşına merdiven dayamış bir ihtiyarın önce Hz. Peygamber ve hac ibadeti için kullandığı densiz ifadeler, sonrada devletin bir valisinden kanunsuz bir biçimde siyasi taktik alması gündeme gelince medya günlerce "etik" haberciliği tartıştı.  Ancak aynı basın daha aradan birkaç gün geçmeden Adana'da bir lise binasının çatı katında namaz kılan çocukların paparazzilik yöntemi ile uzaktan çekilmiş görüntülerini servis yaptı okurlarına, izleyicilerine. Tabi yanında bir yobaz sendikacının incileriyle birlikte; Efendim, okullar gerici kuşatma altına girmiş, bu hadise de bunun en belirgin kanıtı imiş, okullar bir an önce bu gerici kuşatmadan kurtarılmalıymış. Okullar bilime teslim edilmeliymiş vs.

 

Yahu bu millet bin yıldır Müslüman ve bin yıldır namaz kılıyor.  Malazgirt gazileri, İstanbul’un fatihleri, Çanakkale’nin şehitleri, Kurtuluş Savaşı’nın mücahitleri namaz kılmıyor muydu? Ali Şir Nevâi, Ali Kuşçu, İbni Sina, Farabi.... Tıpla, fenle, matematikle, astronomi ile uğraşıyorlar diye namazı inkâr mı etmişlerdi. Piri Reis Amerika'nın keşfinden önce dünya haritasını çizerken namaza ara mı vermişti.   Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli, Pir Sultan Abdal.... Bu milletin en büyük değerleri...  İnsanları yaradanın huzurunda saf tutmaya, kenetlenmeye, kardeş olmaya çağırırken hangisi namazı inkâr ediyordu ki.   Önder Sav’ın genel sekreterliğini yürüttüğü CHP’nin, 1922 yılındaki kuruluş bildirgesi de yine bir Cuma Namazı sonrası açıklanmamış mıydı? Hem de hutbesi bizzat Atatürk tarafından okunan bir Cuma Namazı...

 

Otelciler de Şaşırmış

Otellerin müşterilerine ayrımcılık haberi önce İstanbul'dan geldi. Bir otel işletmecisi yerli müşterilerine içki ikramı yapmıyormuş. Saçma bir mantık. İçkili otel işleteceksin, sonra da "şuna veririm, buna vermem" mantığı ile hareket edeceksin. Tamamen safdillik. Ama bu hadiseyi gazetende manşete çekip de Bodrumda eşi başörtülü bir ailenin sırf bu gerekçeyle rezervasyon yaptırdıkları otelden kapı dışarı edilmesini görmemek sizce ne?

 

Sahtekârlık, iki yüzlülük denmez mi bunun adına? Yoksa bunların çağdaşlık, uygarlık, laikcilik, dedikleri bu mu?

 

 Bir Güzel İnsan'ın ardından

Bu satırları yazarken, Merhum Esad Coşan Hocaefendi'nin babası Hafız Halil Necati Efendi'nin hakka yürüdüğü haberi geldi. En son birkaç ay önce elini öpmek nasip olmuştu. Güzel bir insandı. 102 yıllık ömrü boyunca ülkemize ve insanımıza hizmet etmenin gayreti içerisinde oldu hep. Çevresine sevginin, dostluğun, paylaşmanın, insan ve vatan sevgisinin güzelliklerini aşıladı. Çalışkanlığı, nezaketi, tevazuu, yardımseverliği, ilmi, irfanı ve güzel ahlakı ile yediden yetmişe kendisini tanıma ikbaline erişen herkesin sevgi ve saygısını kazandı. Onu her ziyaretimde Yunus Emre'yi 700 yıl öteden gelmiş sanırdım. On binlerin iştirak ettiği cenaze merasimi de "yiğit, er meydanında belli olur" deyimini hatırlattı bana. Güler yüzü, güzel ahlakı ve örnek kişiliği ile hatıralarımızda, hafızalarımızda ve dualarımızda hep hayırla yâd edilmeye devam edecek merhum.

Nur içinde yatsın.

/ Mümin YILDIZTAŞ

09.06.2008

myildiztas@mynet.com 


Tarih: 22:50, 9/11/2008 Kategori: Haber
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Papa'dan Cübbeli Ahmet Yorumu


Kabul etsek de, etmesek de bütün dinler ve din adamları olaylara aynı zaviyeden bakıp yorum getirirler.  

Kamuoyunda Cüppeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Ünlü, onbinlerce insanın hayatını kaybettiği 19 Ağustos Gölcük değreminden sonra bir vaazında, "İlahi adalet tecelli etti. Depremin olduğu yerlerde fuhuş yapılıyordu" şeklinde sözler sarfetmişti. Günlerce tartışılan bu sözlerden sonra Cüppeli Ahmet, ’Halkı din, mezhep ve inanç farklılığı gözeterek, birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek şekilde düşmanlığa alenen tahrik etmek’’ suçundan, 2 yıl 7 ay 3 gün hapis cezasına çarptırılmıştı.


Papa 16. Benediktus, ABD başta olmak üzere Avrupa'yı da etkilemeye başlayan küresel mali krizi ''bir ilahi uyarı'' olarak nitelendirdi ve şu uyarıyı yaptı.     

 

Vatikan'da ''Piskoposlar Sinodu'' adı altında yapılan toplantının açılışında konuşan Papa, bankalar ve kredi kuruluşlarının batmakta olmasından ibret alınması gerektiğini belirterek, ''Büyük bankaların çöküşünde, paraların yok oluşunda, tüm bunların bir hiç olduğunu görüyoruz'' dedi.

 

16. Benediktus, ''yaşanan krizin maddiyata bel bağlamanın yanlışlığını ortaya koyduğunu'' savunarak, ''Hayatlarını sadece başarı, kariyer ve para gibi gözle görülür ve hissedilebilir şeyler üzerine bina edenler, evlerini kum üzerine kurmuşlardır. Gerçekmiş gibi görünen bu şeyler eninde sonunda geçip gidecektir'' diye konuştu.

 

 

Papa, yaşanan küresel mali krizden hareketle, İncillerde Hz. İsa'ya atfedilen bir konuşmada geçen, Tanrı'nın sözünü dinleyenlerin ''evlerini kaya üzerine kuran akıllı adam''a, dinlemeyenlerin ise ''evlerini kum üzerine kuran budala adam''a benzetilmesini hatırlatmış oldu.

 

Banka ve kredi kuruluşlarının çöküşünü ''insanların sahte gerçekler peşinde koşmalarının göstergesi'' biçiminde yorumlayan 16. Benediktus, sözlerini, ''Tüm bunlar gerçekmiş gibi görünse de, aslında bunların gerçekliği sadece ikincil düzeydedir. Bunlar üzerine bina yapmak, kum üzerine ev kurmaktan başka bir şey değildir'' diye sürdürdü.

 

Papa 16. Benediktus, bu vesileyle piskoposları, insanlara Hristiyanlar tarafından Tanrı'nın sözü addedilen Kitab-ı Mukaddes'e uyma çağrısı yapmaya davet ederek, ''Gerçeğin yegane temeli, bizim gerçeklik anlayışımızı değiştirebilecek yegane şey Tanrı'nın sözüdür: Gerçekçi olan, Tanrı Sözünün gerçekliğini tanıyan kişidir'' dedi.

 

Haber 7- AA


Tarih: 15:50, 6/10/2008 Kategori: Haber
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Peygamberimizin Bilmece ve Şakaları


Hz. Peygamberin öğretimde kullandığı en önemli metotlardan biri de soru sormaktı. Bunu bazen eğlence ve şaka yollu bazen de karşılaştırarak yapardı.  

  

Soru sormak, kişiyi muhakeme yapmaya, olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi kurmaya ve araştırmaya yönlendirir. Diğer bir deyişle mantıksal düşünmeye zorlar. Hz. Muhammed´in öğretimde bu yönteme çok önem verdiğini görmekteyiz.

 

Bilmece sorması

Hz. Muhammed (s.a.v.) çevresindekilere şöyle bir soru sorar: Ağaçlardan bir ağaç vardır ki, bunun bereketi Müslüman´ın bereketi gibidir. Yaprakları düşmez, dökülüp yayılmaz. Rabbinin izniyle her mevsim meyve verir. Müslüman gibidir. Şimdi bana söyleyin bu ağaç nedir? Hz. Peygamber´in Müslümanların çok iyi tanıdıkları ve özelliklerini iyi bildikleri hurma ağacını Müslümanlara benzetmesi, karşılaştırma yapması insanları mantıksal düşünmeye ve muhakeme yapmaya zorlamaktadır. (Buhari)

 

Karşılaştırma Yapması

Hz. Muhammed (s.a.v.) bir gün ashabına sorar: Ne dersiniz, birisinin kapısının önünde bir ırmak bulunsa ve burada her gün beş kere yıkansa, üzerinde kir ve pislik kalır mı? Ashab: Kirden ve pislikten hiçbir şey kalmaz. Hz. Muhammed (s.a.v.): İşte suyun kiri temizlemesi gibi günde beş kez kılınan namaz da sizin günahlarınızı temizler."

 

Buraya kadar verdiğimiz tüm örneklerde Hz. Peygamber´in (s.a.v.) kitabi ifade kullanmaktan kaçındığını görmekteyiz. Mesela; Hz. Muhammed, namazın Allah´ın emri olduğunu mutlaka kılınması gerektiğini söylemek yerine muhatabının anlayacağı dilden konuşmuş onlara yaşadığı çevreden örnekler vermeyi tercih etmiştir. Bu yaklaşımı O´nun toplumda daha etkili olmasını sağlamıştır. (Kütüb-i Site)

 

 

Soru - Cevap Yöntemi

Mekke´deki ilk ve en sıkıntılı yıllardır. Kendisine iman edenler, henüz bir avuçtur. Bu bir avuçtan bir tanesi de İmran´dır ki, babası Hüseyin Mekke´nin en akıllı, en iyi konuşan insanlarından biri kabul edilir. Oğlunun da Müslüman olduğunu duyunca onu bu kötülükten geri çevirmek ve Hz. Muhammed´i, tartışıp mat ederek başlattığı bölücülüğü (!) bitirmek için O´nun yanına gider ve sorar.

 

Hüseyin: Nedir bu duyduklarımız! Bizim tanrılarımızı reddediyormuşsun. Oysa senin baban, deden ve ataların herkesle beraber bu tanrılara inanıyordu. Ve onlar akıllı, şerefli insanlardı.

Hz Muhammed: Şimdilik senin atalarını da, benim atalarımı da bir kenara bırak, der ve devam eder

-Sen kaç tanrıya inanıyorsun?

-Sekiz.

-Bunların kaçı yerde kaçı gökte?

-Yedisi yerde biri gökte ( Allah).

-Sana bir musibet gelirse kime dua edip, yardım dilersin?

-Göktekine.

-Malın helak olursa, kime dua edersin?

-Göktekine.

-Rızkı kimden istersin?

-Göktekinden.

-Hastalanınca şifayı kimden beklersin?

-Göktekinden.

-Yalnız o senin duanı kabul ettiği halde diğerlerini ne diye ona ortak ediyorsun?

Hüseyin, şaşırmıştır. Şimdiye kadar böyle bir kimse ile hiç konuşmamıştım, der.

 

Hz. Muhammed (s.a.v.) son hamleyi yapar:

- Hüseyin, Müslüman ol ki kurtulasın.

Hz. Peygamber, sorduğu sorular ile Allah´ın birliğini ve putların ne kadar gereksiz olduğunu yine kişinin kendi verdiği cevaplarla bulmasını sağlamıştır. O, karşısındakini soruları ile yönlendirmiş ve mantıksal bir çıkarım yapmasını sağlamıştır. (Kütüb-i Site)

Zeka türleri

*Sözel - Dilsel Zekâ

*Mantıksal - Matematiksel Zekâ

*Görsel - Mekânsal Zekâ

*Bedensel - Kinestetik Zekâ

*Müziksel - Ritmik

*Kişisel - İçsel Zekâ

*Kişiler arası - Sosyal Zekâ

*Doğa - Varoluşcu Zekâ

 

 

Sözel - Dilsel Zekâ

Kelimelerle düşünme, ifade etme, kelimelerdeki anlamları ve düzeni kavrayabilme gücüne sahip olma, ayrıca mizah, hikâye anlatma, mecazi anlatım ve benzetme yaparak dili etkin bir şekilde kullanma becerisidir.

 

Efendimiz (s.a.v.) ve sözel zekası

*Hz. Peygamber (s.a.v.) çok düzgün, açık ve net konuşurdu. Hitabet yeteneği kuvvetliydi ve bu özelliği ile karşısındaki insanları etkileme gücüne sahipti.

 

Kıssa anlatarak insanları uyarması

Öğretilecek bir konuyu doğrudan anlatmak yerine kıssa ile örneklendirilerek anlatmak öğrencinin konuyu anlamasını kolaylaştırır. Sözel zekâya hitap eden bu yöntem Hz. Peygamber´in (s.a.v.) eğitim metodunda önemli bir yere sahiptir.

Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurdu:

 

"Bir gün bir adam yolda yürürken şiddetle susamıştı, nihayet bir kuyu buldu oraya indi, su içip çıktı. O sırada bir köpek dilini çıkarıp soluyor ve susuzluktan nemli toprağı yalıyordu. Bunun üzerine o adam; "Bu köpek tıpkı benim gibi susamış" dedi ve hemen kuyuya indi. (Su kabı olmadığından) ayakkabısına su doldurdu ve onu ağzı ile tutarak kuyudan çıktı. Köpeğe su içirdi. Bundan dolayı Allah ondan razı oldu ve onun günahlarını bağışladı.

Sahabeler: Ya Resulullah; hayvanlarda da bizim için sevap var mı? diye sordular.

Peygamberimiz: Her canlı yüzünden sevap vardır." buyurdu. (Buhari)

 

Şaka ile öğretmesi

Hz Peygamber (s.a.v.), öğretmek istediği bir konuyu mizah yolu ile de anlatmıştır. Şaka yaparken bir taraftan düşündürmeyi ve ders vermeyi de ihmal etmemiştir.

 

Bir gün yaşlı bir kadın Peygamberimize gelerek: "Ya Resulullah! Cennete girmem için bana dua eder misiniz?" dedi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: "Sen bilmiyor musun, ihtiyarlar cennete giremez."deyince, kadın üzüntüsünden ağlamaklı hale geldi.

Hz. Peygamber: (gülerek) "üzülme, sen yaşlı olarak değil bir genç kız olarak cennete gireceksin" der. (Buhari)

 

Benzetme yapması

Hz. Muhammed (s.a.v.), anlattığı konunun önemini vurgulamak ve daha iyi anlaşılabilmesini sağlamak için dikkat çekici benzetmeler yapardı.

 

Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Herhangi birinizin tövbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ´nın duyduğu hoşnutluk, ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceğiyle birlikte devesini elinden kaçıran, arayıp taramaları sonuç vermeyince deveyi bulma ümidini büsbütün kaybederek bir ağacın gölgesine uzanıp yatan, derken yanına devesinin geldiğini görerek yularına yapışan ve aşırı derecede sevincinden ne söylediğini bilmeyerek:

"Allah´ım! Sen benim kulumsun; ben de Senin rabbinim, diyen kimsenin sevincinden çok daha fazladır." (Buhari, Da´avat 4; Muslim 3, (2744); Tirmizi, Kıyamet 50, (2499, 2500)

 

Kişisel - İçsel Zekâ

İnsanın kendi duygularını, duygusal tepki derecesini, düşünme sürecini tanıma, kendini değerlendirebilme ve kendisiyle ilgili hedefler oluşturabilme becerisidir.

 

Efendimiz (s.a.v.) ve Kişisel-İçsel Zekâ

Müslümanlardan bir genç Hz. Peygamberin huzuruna çıktı ve "Ey Allah´ın elçisi! Zina etmeme izin ver". dedi. Sahabiler onu: Sus! Sus! Diye azarladılar.

Hz. Muhammed o delikanlıya:

- Şöyle gel diye yanına çağırdı. Delikanlı yanına gelip oturdu. Peygamberimiz onunla konuşmaya başladı:

- Söyle bakalım. İstediğin şeyi başkalarının annenle yapmalarına razı olur musun?

-Hayır olmam.

- Zaten hiç kimse annesiyle zina edilmesine razı olmaz. Peki, kızınla zina edilmesin ister misin?

- Hayır istemem.

-Öyleyse hiç kimse kızıyla zina edilmesini istemez. Bir başkasının kız kardeşinle zina etmesini ister misin?

- Hayır istemem.

- Hiçbir kimse kız kardeşiyle zina edilmesini istemez. Peki, halanla zina edilmesi seni memnun eder mi?

- Hayır, kesinlikle.

- Halasıyla zina edilmesi hiç kimseyi memnun etmez. Peki, birinin teyzenle zina etmesine razı olur musun?

- Hayır, buna da razı olmam.

- Teyzesiyle zina edilmesine kimse razı olmaz. Bu konuşmadan sonra Resul-u Ekrem elini delikanlının omzuna koydu ve:

- Allah´ım! Bunun günahını bağışla! Kalbini temizle! İffetini koru! diye dua etti. O günden sonra bu delikanlı öyle şeylerle ilgilenmedi .

 

Gence empatiyi öğretti

Hz. Peygamber (s.a.v.), genç delikanlıya zinanın Kur´an´daki hükmünü anlatabilir ve onu korkutabilirdi. Ama Hz. Muhammed bunu yapmak yerine gencin duygularına seslenip, yapmak istediği şeyin yanlışlığını kişisel zekâyı kullanarak ona öğretmiştir. Öncelikle sorular sorarak gence muhakeme yaptırmış, daha sonra empati kurmayı öğreterek başkalarının duygularını da anlamasını sağlamıştır.

 

Bedensel - Kinestetik Zekâ

Haraketlerle jest ve mimiklerle kendini ifade etme, beyin ve vücut koordinasyonunu etkili bir biçimde kullanabilme becerisidir. Bu zekâya sahip insanlar söylenenden daha çok yapılanı anlarlar.

 

Efendimiz (s.a.v.) ve Bedensel Zekâ

Beden dili insanlık tarihi açısından en eski iletişim aracıdır. Beden dili bir anlamda duygu ve düşüncelerimizin yansımasıdır. Hz. Peygamber konuşmalarında beden dili olarak ellerini, jest ve mimikleri kullanmaya özen göstermiştir. Ayrıca öğreteceği bazı şeyleri de uygulayarak anlatmıştır.

 

Hz. Peygamber: "Mümin diğer bir mümin için birbirine kenetlenmiş duvar gibidir." dedi.(Hz. Peygamber (s.a.v.) iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek bu kenetlenmeyi gösterdi). Rasulullah (s.a.v.): "Yetimi koruyan kimse ile ben cennette şu ikisi gibiyiz." buyurdu ve aralarını biraz açarak işaret ve orta parmağını gösterdi.

 

Kişiler arası - Sosyal Zekâ

Grup içerisinde işbirlikçi çalışma, sözel ve sözsüz iletişim kurma, insanların duygu, düşünce ve davranışlarını anlama, paylaşma, ifade edebilme, yorumlama ve insanları ikna edebilme becerisidir.

 

Efendimiz´in (s.a.v.) ve Sosyal Zekâ

Hz. Muhammed´in (s.a.v.) en çok kullandığı zekâ çeşitlerinden birisi sosyal zekâdır. O, "Hiçbiriniz kendisi için istediğini (mümin) kardeşi için istemedikçe (gerçek) iman etmiş olmaz." Diyerek diğergam olmadıkça müminlerin gerçek anlamda iman etmiş olmayacaklarını belirtmiş diğer bir deyişle bencilliğin imana engel olduğunu söylemiştir. Böylece içinde bulunduğu topluma kardeşliği, bir arada yaşamayı ve paylaşmayı öğretmiştir.

 

Hz. Peygamber bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: "Bütün müminler, birbirini sevmede, birbirine acımada ve birbirine şefkat göstermede bir vücut gibidir. Vücudun bir uzvu rahatsız olunca diğer uzuvları da ona ortak olur."

 

Hz. Muhammed ashabı ile bir yolculuktadır. Yemek için mola verilir. Arkadaşlarının her biri bir görev üstlenir.

 

Hz. Muhammed: "Ben de ateş için odun toplayayım der". Arkadaşları engel olmak isterler. Ey Allah´ın Elçisi! Siz dinlenin biz o işi de görürüz. Hz. Muhammed bütün ciddiyeti ile cevaplar: Gerçekten bunu isteyerek yapacağınızı biliyorum. Ancak ben bir toplum içinde ayrıcalıklı olmaktan hoşlanmam. Bunu Allah da sevmez. Ve odunları toplamaya koyulur. (Kütüb-i Site)

 

Doğacı Zekâ

Doğadaki tüm canlıları tanıma, araştırma ve canlıların yaratılışları üzerine düşünme becerisidir.

 

Efendimiz (s.a.v.) ve Doğacı Zekâ

Hz. Muhammed (s.a.v.) doğa ile iç içe olan Arap toplumuna öğreteceği birçok bilgiyi yaşadıkları çevre ile örneklendirerek anlatmaktadır. Bu anlamda Hz. Muhammed´in doğacı zekâyı çok sık kullandığını görmekteyiz.

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kur´an´ı okuyan ve gereğini olduğu gibi tatbik eden mümin, kokusu hoş, tadı güzel turunç meyvesi gibidir. Kur´an okumayan, fakat gereğini tatbik eden mümin, tadı olan ve fakat kokusu bulunmayan hurmaya benzer. Kur´an okuyan, fakat gereğini tatbik etmeyen münafık da, sadece kokusu hoş olan fesleğen gibidir. Kur´an okumayan münafık da, tadı acı ve kokusu çirkin Ebû Cehil karpuzuna benzer."

 

Buraya kadar verdiğimiz birçok örnekte Hz. Muhammed´in doğacı zekayı ne kadar çok kullanıldığını görmekteyiz. (Kütüb-i Site)

 

Müziksel - Ritmik Zekâ

Sesler ve ritimlerle düşünme, faklı sesleri tanıma ve yeni sesler, ritimler üretme becerisidir.

 

Efendimiz (s.a.v.) ve Müziksel Zekâ

Kur´an-ı Kerim edebî anlamda incelendiğinde de olağan üstü özellikler taşıdığı görülmektedir. Kur´an düz bir metin olmaktan uzak, içinde teşbihler, vecizeler, icazlar, istiareler, kıssaların bulunduğu bir kitaptır. Sözlerin birbiriyle uyumu, ahengi güzel sesle birleştirildiğinde ise insanları ruhen de etkilemektedir. Kur´an´daki harflerin, kelimelerin ve cümlelerin seslendirilmesi esnasında ortaya çıkan, kulağa ve ruha hoş gelen, diğer söz türlerinde hiç rastlanmayan bir musiki vardır. Kur´an üslubunun büyüleyiciliğini, onun hem şiirin hem nesrin meziyetlerini bir araya toplayan emsalsiz nazmı teşkil eder. Hz Muhammed: "Kur´an´ı seslerinizle süsleyiniz." Buyurarak. Kur´an-ı Kerim´in güzel sesle okunmasını tavsiye etmiştir.

 

Bu da müziksel zekâ´ya sahip olan insanların Kur´an-ı Kerim´i daha iyi anlamalarına yol açacaktır. Hz. Peygamber yalnız Kur´an´ın değil insanları her gün beş kere namaza davet eden ezanın da güzel sesle okunmasını istemiş ve bu yüzden güzel sesli olan Bilal Habeşi´nin ezan okumasını istemiştir.

 

Görsel ve Mekânsal Zekâ

Resimler, imgeler, şekiller ve çizgilerle düşünme, harita, tablo ve diyagramları anlayabilme muhakeme etme becerisidir.

 

Efendimiz (s.a.v.) ve Görsel Zekâ

Öğretimde şekil, grafik, resim veya şemaların kullanılması öğrenilecek konunun hafızada kalıcı olmasını ve soyut kavramların daha iyi anlaşılmasını sağlar. Hz. Muhammed de öğreteceği bazı konuları şekil çizerek anlatmıştır.

 

 Şekilleri çizerek anlatması

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir gün yere çubukla, kare biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, bunun ortasına bir hat çekti, onun dışında da bir hat çizdi. Sonra bu hattın ortasından itibaren bu ortadaki hattı işaret eden bir kısım küçük çizgiler attı. Resûlullah (s.a.v.) bu çizdiklerini şöyle açıkladı: "Şu çizgi insandır. Şu onu saran kare çizgisi de eceldir. Şu dışarı uzanan çizgi de onun emelidir. (Bu emel çizgisini kesen) şu küçük çizgiler de musibetlerdir. Bir musibet oku yolunu şaşırarak insana değemese bile, diğer biri değer. Bu da değmezse ecel oku değer."

 

Bir gün Hz. Muhammed bir çizgi çizer, sonra bu Allah´ın yoludur der. Sonra bunun sağına ve soluna çizgiler çizer ve şu açıklamayı yapar: Bunlar çeşitli yollardır. Her biri üzerinde (kötülüğe) davet eden şeytan vardır. Arkasından da şu ayeti okudu: "Şu emrettiğim yol benim dosdoğru yolumdur. Hep ona uyun. Başka yollara ve dinlere uyup gitmeyin ki sizi onun yolundan saptırıp parçalamasınlar." (Kütüb-i Site)

 

/Sos. Psk. Efser Selamet


Tarih: 10:45, 25/9/2008 Kategori: Makale
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

Türbanın 40 yılı...


Kayıtlar’da Kamusal Alan’da görünen ilk Başörtülü Eğitimli Kadın Celal Ökten’in Kızı Hümeyra Ökten olarak  geçmektedir.

15 Sene sonra 1964’de Tıp Fakultesi’nde Gülsen Ataseven bir İlk’e İmza atar.

 

Hatice Babacan

Hatice Babacan 1967’de Ankara İlahiyat’ta okurken Tesettür Mücadelesi'ni başlattı. Hatice Babacan Ders’e başını örterek girmiş, Kürsü’deki hoca Prof. Dr. Neşet Çağatay kendisine şöyle seslenmiştir: “Hey sen! Sen Başörtülü Kız! Sınıf’ta bu Kıyafet’le oturamazsın. Ya Başı!nı aç ya da dışarı çık!” Sonrasında Tartışmalar devam etmiş ve Olay’ın duyulması Fakülte’de Öğrenci Eylemleri yapılmasına yol açmıştır. Bu Eylem aynı zamanda Öğrenci Eylemleri’nin ilki olarak Türkiye Tarihi’ndeki yerini aldı. Sonunda Hatice Babacan Okul’dan atıldı (Şubat 1968). http://www.ulumulhikmekoeln.de/medenidusuncetarihi/haticebabacan.htm

Diğerleri İçin Bakınız

http://www.yenidenergenekon.com/18-turban-gelismesinde-12-isim/

http://fotoanaliz.hurriyet.com.tr/galeridetay.aspx?cid=9362&rid=4369

 

 

Türbanın 40 Yılı…

TÜRK toplumunu ikiye ayıran "türban" sorunu kırk yaşını doldurdu. O tarihte adına "türban" demiyorlardı, 1968 yılında Ankara İlahiyat Fakültesi'nde okuyan Hatice Babacan adındaki kız öğrenci derslere başörtülü girince, ileride "türban" adını alacak bombanın fitilini ateşledi.

 

Eğer yanılmıyorsak, bu kız öğrenci, bugünkü Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ın halasıydı, yanlışsa düzeltelim...

 

İslam Tarihi öğretim üyesi Prof. Dr. Neşet Çağatay, genç kıza; "Ben, 19 yıldır, bu sıralarda karşımda kapalı bir kız görmedim, bundan sonra da görmek istemiyorum, ya başını açarsın ya sınıftan çıkarsın, demişti."

 

GENÇ kız, başını açmayı kabul etmedi, sınıftan çıktı. Öğrencinin bu hareketini, idare hakaret kabul etti ve fakülteden atıldı. Diğer öğrenciler, Hatice Babacan'ın cezalandırılmasını protesto için boykota başlayınca fakülte tatil edildi, bakan istifa etti. Öğretim üyelerinin çoğunluğu sorunun temelinde tarikatların ve başka amaçların olduğunu belirtiyorlardı. Bunların başında da ileride suikasta kurban gidecek Prof. Dr. Bahriye Üçok vardı.

 

İŞTE 40 yıl önce adı henüz konmamış olan "başörtüsü"nün başlangıcı buydu. Başörtüsü giderek "türban"a dönüşecek, Meclis'ten Anayasa Mahkemesi'ne, Anayasa Mahkemesi'nden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne kadar gidecekti; sırada yeni anayasa var...

 

Laik cumhuriyetten yana olanlar "türban"ın amacının ülkeyi din esaslarına, şeriata göre yönetmek isteyenlerin siyasi simgesi olduğunu söylüyor. Dini, siyasete alet etmek isteyenler ise bunu reddedip "inanç sorunu" olduğunu söylüyorlardı, yani genç kızların okul kapılarına kendilerini zincirlemesi, büyük depremden sonra "7,4 yetmedi mi?" diye pankart açmaları hep inançları gereğiydi. Ama iki gün önce Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, türban için "Velev ki siyasi simge olsun, ne çıkar!" demesi takkeyi düşürdü, demek "Siz bunu siyasi simge olarak kullanıyorsunuz!" diyenler doğru söylüyorlardı.

 

Biz başından beri "Şu türbanı, siyasi İslamın simgesi yapmasaydınız, toplum bunu çoktan kabul etmişti" dedik durduk, dinleyen olmadı.

 

TÜRBAN biliyorsunuz, bir başörtüsü bağlama şeklidir, Türk toplumunda kadınların başlarını bağlama geleneği vardır, ama tek tip, tek biçim bağlamazlar, hele türbanın altındaki takke hiç yoktur; bir yemeni, bir tülbent olabilir, o da bunların bağladığı gibi değil...

 

BU, "türban"ın Türkiye'deki tarihçesi, ya asıl çıkışı menşei...

 

Bunu kim bilir?

 

Bilse bilse Murat Bardakçı bilir.

 

Sorduk, ne de olsa babasının arkadaşıyız, anlattı...

 

"Bugün türban dediğimiz, omuzlara kadar inen başörtüsü ilk defa 1970'lerin başında Lübnan'da ortaya çıktı. Modanın yaratıcısı bir din adamıydı, Lübnanlı Şiilerin lideri Hacetülislam Musa Sadr. Hayır, bu din adamı, bir moda tasarımcısı, yaratıcısı değildi.

Şiiler Lübnan'ın güneyinde yaşıyorlardı, ama o bölgeye sivil Filistinlilerle Kral Hüseyin'in Ürdün'den kovduğu Filistin gerillaları da geldi. Şiiler ile Filistinliler arasında çeşitli sorunlar çıktı. Şii kadınların, Filistinliler tarafından taciz edildikleri de oluyordu. Hacetülislam Musa Sadr, Şii kadınların güvenliği için, bu biçimde örtünmelerini söyledi. Yani şimdi bizim türban dediğimiz başörtüsü bağlama biçimi, inanç değil, güvenliğin gereği olarak ortaya çıktı ve hızla yayıldı. Hacetülislam Musa Sadr, 1975'te yaptığı açıklamada bu başörtüsü modelini bizzat hazırladığını söyleyecek ve ilhamını Batı dünyasının kilise resimlerinden ve Lübnan'daki Katolik rahibelerin kullandıkları başörtülerinden aldım diyecektir."

 

MURAT Bardakçı'nın anlattıklarının özeti bunlar.

 

Bir de "Bu konuda anlamadığım bir şey var!" diyor:

 

"Örtünme konusunda asırlar boyunca kendi modasını kendi yaratmış, yaşmak, ferace, kadın fesi, felek tabancası, hotoz, maşlak, tandırbaş, yemeni, kundak yemeni, salma yemeni gibi çeşit çeşit modellerle zarif bir çizgi yakalamış olan Türk kadınının Lübnan'dan örtünme modeline ihtiyaç duymasının sebebini bir türlü anlayamıyorum."

 

SİYASET budur Bardakçı, bugün "türban" oy getiriyor, yarın "hotoz" oy getirecek olsa döneriz.

 

Yarın "efendi hazretleri"nin biri çıkıp "hotoz"a fetva verse, görürsünüz "türban" nasıl da gözden düşüp "moda dışı" oluvermiş...

/Hasan PULUR

 

 

 

 


Tarih: 11:20, 12/6/2008 Kategori: Haber
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Benim Adım Türban


 

Sessiz çoğunluğun ‘tedirgin edilen objesi’.

 

Suskun kaldıkça ‘ezilen’, ezildikçe ‘dikleşen’ nesnesi. Birileri adıma ‘velev ki siyasi simge’  diyerek, ötekileri  ‘dayatma’ benzetmesi yaparak güç aldı benden.

 

‘Çoğunluk-azınlık’ kavgasının ana teması haline getirilmeye çalışılan ‘dini emir’.

 

Yüzde yetmişin serbestlik istediği, yüzde otuzların ‘direnç noktası’.

 

Gün oldu üniversitede kapı önünde bekleyen bir genç kız olarak çıktım karşımıza.

 

Zaman oldu Beyazıt Meydanında eylem yapan anne kucağındaki küçük bir bebek oldum.

 

Herkesin bitti dediği noktada bir üniversitenin avlusunda hayalleri sönen bir genç kızın gözyaşları olarak düştüm yerlere.

 

Asya’dan Avrupa’ya el ele tutuşup Boğaz Köprüsünün geçildiği kıtaların birleştiği nokta oldum bazen.

 

An geldi ellerine kelepçeler vurularak, zorla polis arabalarına bindirilen genç bir kızın edasına büründüm.

 

Siyasi parti oldum iktidara yürürken muhalefete de malzeme oldum. Siyasetin tutunacak, sığınacak ve direnecek dalı oldum.

 

Kısacası AK Parti, CHP, MHP, DYP… oldum olmasına da, bir türban olamadım.

 

Benim adım türban; Sessiz çoğunluğun tedirginliğinin ‘inat objesi’.

 

Bilmeyenlerin korkusu, bilenlerin ise sadece başörtüsü.

 

Benim adım türban; Sakarya’dan, Van’dan, İstanbul’dan, Ardahan’dan, İzmir’den ayak bastığınız her noktadan hatırlanan meydanlar verdi bana adımı.

 

Benim adım türban; mecliste Merve Kavakçı oldum haddimi bildirdiler.

 

Emine Erdoğan oldum bir kaşık suda fırtına koparmaya çalıştılar.

 

Benim adım türban; Hayrunisa Gül’le beni Çankaya’ya yakıştıramadılar.

 

Kemal Alemdaroğlu’nun diline üniversitelerde serbest bırakılırsam ‘Türkiye’nin cehennemi’ olarak takıldım.

 

CHP'nin ‘muhalif duruş’ ilhamı, iktidara karşı kozu oldum.

 

Benim adım türban; anayasal değişikliklerin, anayasa çatışmasının baş sebebi benim.

 

Üniversitelerde serbest bırakılmam için anketlerin hepsi ben oldum son zamanlarda.

 

O oldum, bu oldum ama muhaliflerin gözünde hiçbir zaman ‘türban’ olup kendim olamadım.

 

24 Ocak 2008 tarihinde yazdığım arşivimden yayınlıyorum bu yazıyı…

 

Her şeyin başa döndüğü türban tartışmasının yeniden başladığı bu dönemde ne denilebilir ki?

 

/Ayhan Kıskaç

 


Tarih: 10:49, 12/6/2008 Kategori: Haber
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

CHP'nin 'kutsala hakaret' mazisi..!

 

 

Önder Sav'ın Hz. Muhammed'e yönelik sözleri için en azından bir özür bekleme iyimserliğinde olanlar, CHP'lilerin mazisindeki hakaretleri duyunca Ö.Sav'ı hemen unutacaklar 

 

CHP Genel Sekreteri Önder Sav'ın Peygamber Efendimiz'e yönelik edep dışı sözleri, ufukta bir “özür” hazırlığı da görülmediği için içimizi acıtmayı sürdürüyor. Bu partinin çok sayıdaki mensuplarının mazisindeki benzer densizlikler ise olup bitenin adeta “fikren ırsî” ve bu nedenle de “taammüden” olduğu intibaını uyandırıyor.

 

“İslâmiyet denince benim aklıma çorap kokusu gelir”… Bu zavallı sözlerin sahibi, CHP'nin ideologlarından, uzun yıllar bu partiden milletvekilliği yapmış Falih Rıfkı Atay'dan başkası değil. Bu neviden ideologlarla yola düzülen bir siyasî kervanın; zaman içerisinde daha pek çok defosunun olması ise elbette kaçınılmazdı, nitekim öyle de oldu. Biz de, CHP'nin Günâh Galerisi”nde sık sık 'haşa' diyerek bir gezinti yaptık. Gezerken de gördük ki, Önder Sav'ın özrü kabahatinden büyük gerekçesi “kameraların açık olduğunu bilmiyordum”a karşılık, selefleri ise “kayıt”tan hiç mi hiç çekinmemişler. Meclis kürsüsü, konferans, köşe yazısı bodoslama gitmişler…

 

“BEŞ VAKİT NAMAZ YOKTUR”

İsmail Habib Sevük, bir yandan CHP milletvekilliği yaparken bir yandan da Cumhuriyet'te köşe yazıyordu. Bir yazısında, “sınırları” çok ama çok zorlamıştı: “Namaz Mekke devrinde yoktur. Mekke âyetlerinde ibadetten müphem bahsedilirdi, bu da sırf Muhammed'e tevcih edilmişti. Müminlere değil. Namaz müminlere Medine'de teşmil edildi. O da üç vakitte; fecirde, grupta, geceleyin. Beş vakit namaz Muhammed İslâmlığı'nda katiyen yoktur.”

 

“ONDÖRT ASIRLIK SAKAT İNANÇ”

“Devlet idaresindeki kaba sofuların elindeki dine kutsallık tanımak, bana göre Afrika zencilerinin çömlek ve taş parçalarına tapmalarından fazla bir anlam ifade etmez. Birinci olayla ikinci olay arasındaki fark, ilki kuruntuya dayanan bir inanç, ikincisi de bir toprak parçasına güvenmekten ibarettir. Türk medeni kanunu yürürlüğe girdiği gün, milletimiz ondört asırdır kendini çeviren sakat ve karışık inançlardan kurtulmuş olacaktır.” Bu ve buna benzer sözleri sık sık Meclis kürsüsünden dillendiren bir isimdi CHP'li Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt.

 

“YARATILIŞ HİKÂYEDİR”

1930'lu yıllarda, Ankara Türk Ocağı salonundaki sayısız konferanslarından birisindeydi. Anlatıyordu: “İshak, İbrahim, Nuh, İdris ve Şit vasıtasıyla ebül beşer Âdem'e gelir dayanırdı. Ondan ötesi yoktu; zira Âdem'i bizzat Hallâk-ı Cihan, çömlek gibi çamurdan yoğurup yapmış ve içine kendi ruhundan nefyetmişti. Ezcümle 'Hilkât- kâinat' ve 'Hilkât-i beşer' kısımları, mucize ve kerametler, hakiki vakalar gibi hikâye ediliyordu.” Adı Yusuf Akçura'ydı, o da CHP'li vekildi.

 

“ÇÖKEN İSLAM DİNİ”

CHP'li Mehmet Şeref, Meclis kürsüsünde “medenî kanun”u savunma babında “İslâm'ın çöktüğüne” inandırmaya çalışıyordu kendisini de, dinleyenleri de: “Yakılan ve ebediyen çöken Arap-Acem dinî ve tasavvufî tahakkümdür. Giden, kaynağı dinî ve ilâhî olan hukuktur. Artık, karşısındakini ilzam için 'âyet ve hadis' saymakta manâ yoktur.”

 

“MAYMUN ATALARIM DİNİ”

CHP'li diğer bir vekil Celal Nuri İleri'nin derdi ise başkaydı: İleri gazetesindeki köşesinde şöyle yazıyordu : “İnsan hayvandan ayrılınca bir nevi maymun ailesiydi. İlk atalarımız şüphesiz ormanların içinde sürü halinde serseriyane dolaşıyorlardı.” “İslâm'la mahvoluruz”

 

Hepsi de partinin önde gelenlerindendi. Yeni anayasa yapacaklardı, “çok nazik bir konu” tartışıyorlardı. Merhum Kazım Karabekir, hem tarih, hem Allah indinde “tezkiye”sini yapmıştı. Ya, diğerleri? “- Tevfik Rüştü Aras: Ben kanaatimi millet kürsüsünden de haykırırım. Kimseden korkmam. Teşkilât-ı Esâsiyemizde dinimiz apaçık yazılmalıdır. - Kazım Karabekir: Teşkilât-ı Esâsiye'de dinimizin İslâm olduğu yazılıdır. Tevfik Rüştü Bey, hangi kanaati haykıracak, hangi dini yazdıracaksın? Hıristiyanlığı mı? - Mahmut Esat Bozkurt: Evet Hıristiyanlığı… Çünkü İslâmlık terakkiye manidir. Bu dinle yürünmez, mahvoluruz ve bize de kimse ehemmiyet vermez.”

 

“ÂYETLER BİZİ ALAKADAR ETMEZ”

Mehmet Âkif merhumun; dindarlığına, edebine bakıp da, “Benim Şemseddin'im” diyerek taltif ettiği genç, orta yaşlılığında ise bambaşka havalardaydı: “Bu milletin kafasından din fikrini sökmek için bize daha otuz sene lazım. Benim dinsizliğim taassup derecesindedir. Komünizm ve din zehirlerinin tesirine karşı demokrasiye aykırı sayılabilecek kanunlar var. Ancak bunların zarurî bir tedbir olarak yaşaması lâzım. Şeriat kaidelerinin mahiyeti, o zamanki mahallî şartların icabının yerine getirilmesinden ibarettir. Bu kaideler, bin küsur yıl sonra başka başka muhit şartları içinde yaşayan milletlerin hayatına esas olamaz. Peygamberin Medine'de koyduğu âyetler devletçiliğe aittir, bizi alâkadar etmez.“

 

“ALLAH, GERÇEKTE YOK”

İleri gazetesinde köşe, Meclis'te sandalye sahibiydi Kılıçzade Hakkı. “Onun Allah'ı”; sadece zor zamanların kurtarıcısıydı, üstelik “sanı”ydı da: “Allah'ın varlığına iman etmek, o gerçekte var olduğu için değil, bizim sıkıntı içinde olduğumuz zamanlarda moralimiz yükseltmek için gereklidir.”

 

“AHİRET SAADETİNİ KAYBETTİM”

Romanlarında, halkın din kaynaklı saf inanışlarıyla “satirik” (iğneleyici) bir üslupla alay ederdi daima. Belki de o yüzden güldüğü şeylere inanmaması normaldi. Bir derginin, “Ahirete inanır mısınız?” sorusuna, “Dünyaya gözleriniz kapar kapamaz sevdiğimiz şeyleri orada bulacağımızı ümit etmek çok güzel bir şeydir. Fakat ben bu saadeti çoktan kaybettim” cevabını vermişti CHP'li vekil Reşat Nuri Güntekin.

 

“DİNİ NEŞRİYATA TARAFTAR DEĞİLİZ”

Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim Tör, bir bürokrattı ama Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Şevket Süreyya Aydemir'le birlikte CHP'ye ideolojik yön hazırlayan Kadro dergisinin de kurucularından birisiydi. Dolayısıyla zımnen bağlı olduğu partisine uygun genelgeleri vardı: “Biz her ne şekil ve surette olursa olsun memleket dahilinde dinî neşriyat yapılarak dinî bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dinî bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz.”

 

'Mekke'li Yobaz'

1932'de ölen Abdullah Cevdet, bir yazısında Peygamber Efendimiz'e “Mekke'li Yobaz” diyerek hakaret emiş, bu nedenle mahkemeye verilmişti. Altı dönem CHP'den milletvekilliği yaparken bir yandan da Akşam gazetesinin başyazarlığını yürüten Necmettin Sadık Sadak ise bu olay üzerine köşesinde şunları yazmıştı: “Abdullah Cevdet, hala Mekke'li yobazların pençesinde. Taassup akımına göre suç sayılan bir fikir mücadelesi için bugün mahkûm olursa gerçekten tuhaf olacaktır.”

 

CHP'li şair vekillerden

“Allah'ı da, Sultan'la birlikte tahtından indirdik / Bizim mâbedlerimiz fabrikalardır.” Refik Ahmet Sevengil - “Sen takıl peşine de baldırı çıplak Arabın / Korkma gir kanına hikmetin aşkın şarabın.” Osman Nuri Çerman - “İnsanız en şerefli mahlûkuz / Deyip de pek fazla / Övünmek haksız / Atamız elma çaldı cennetten / Biz o hırsızın çocuklarıyız.” Orhan Seyfi Orhon - “Umduğun değilse Tanrın ey beşer / Gönül tercih eder yoğu vara” Mim Kemâl Öke - “Cehennemim var diye / Kurum etme ey Tanrım / Bağrımdaki ateşle / Seni bile yakarım” Aşık Yusuf (Falih Rıfkı Atay)

 

/ Tacettin Ural -Yeni Şafak

 


Tarih: 12:09, 9/6/2008 Kategori: Haber
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Laikliğe Uçurum Yolları, Örtüye kurşunlar

 


 

 

 

Biz kendi aramızda, "örtülü kadın-dindar adam 'jeepp'e binmeli mi', 'aynı örtülü kadın-dindar adam bikinili hatunların içinde denize-havuza girmek istemeli mi, otele kabul edilmediğinde ise, yaygara koparmalı mı?" diye tatlı tatlı özeleştiri yaparken geldi Anayasa Mahkemesi kararı: Yasak kardeşim.

 

Mahkeme kararını başörtüsünü serbest bırakan değişiklikle ilgili verdiği kararı yetki aşımının yeni bir örneği olarak niteleyenler var. Bu kararın AK Parti'nin kapatılacağı yönündeki öngörüleri de doğruladığı ve AK Parti'nin kapatılacağını şimdiden bilebildiğimize göre, bundan böyle yargının tarafsızlığından katiyen bahsedilemeyecek oluşunu dillendirenler de…

 

Doğrudur, ama şaşırtıcı mı? Bence değil. Hayatı anlamak ve anlamlandırmak için İslam'ı referans alan bir dindarın, modernizmi ne kadar 'gökten zembille indirilmiş' bir kutsal tarz telakki etmiş, İslam anlayışı ne kadar ayıklanmış, ne kadar ehil ve evcil hale getirilmiş, ne kadar zararsızlaştırılmış olsa da, resmi ideoloji taşıyıcıları tarafından onaylanmayacağı, hatta daha da 'tehditkar' bulunacağı kesindi, delildi. Başörtüsü meselesinin, özel hayatlarında dini pratiklere riayet etmeyen hükümetler zamanlarında 'daha az zararlı' bulunmasının tezimize delil olduğu gibi…

 

Siz ne kadar Cumhuriyetle kucaklaşmak, laiklikle tokalaşmak, AB'yle tanışmak isteseniz, ne kadar "laiklik açısından nasıl bir görüntü veririz" endişesiyle haklarınız için mücadele etmeyi, eylemi, haykırmayı, konuşmayı bıraksanız, 'sandığınız gibi değiliiiz' diye kendinizi ispat müsabakalarına yazılsanız da, olmadı işte. Hiç birşey sizi sistem nezdinde muteber kılamadı, dönüşümünüz laik vatandaşlığınıza kefil olamadı. Zeytin dallarınız, sınırların daha da keskinleştirilmesine yaradı.

 

"28 Şubat bin yıl sürecek" söylemine, "özeleştiri bin yıl sürecek" zihinsel formatıyla mukabele etmek, bunu yanmaz-buharlaşmaz-kendisine bişicikler olmaz "meşruiyet sübabı" saymak, asla dindar kesimi muteber kılacak değildi. Sistem vatandaşının niyetini iyi bilirdi, nitekim bildi.

 

Elbette bu noktada şu soru gelebilir; "Demokrat ve ılımlı olmanın kime, ne zararı olabilir?" Bunun kimseye zararı olmaz elbet ama; herkesin kimliğini ve kimliğinin göstergelerini savunma, onlar üzerinden argüman geliştirme ve karşı tarafı eleştirme hakkı vardır ve bu modern olduğu kadar, en kalitelisinden demokratik bir tutumdur. Oysa, bu işten sadece 'kendilerinin' zarar gördüğü Cumhuriyet tarihi boyunca müteaddit defalarca ispatlanmış örtülü kadınlar, modaya, alışverişe dalalı, bunların yüksek etkisiyle, itiraz etmeyi, işlerini erkeklere havale etmeden birebir mücadele etmeyi, hak talep etmeyi bırakalı beri, 'başörtüsü serbestisi' AK Parti'nin boynuna asılmış yüklerden bir yük olarak kalmış ve zaten partinin tasfiye bahanesini kollayan rejim dinamiklerince, hem partiyi mimlemek, hem de tanımının üstüne 'siyasi sembol' etiketi yapıştırılarak kamusal alandan sürülmesi için kullanılan bir kolaylaştırıcıya dönüşmüştür.

 

Geçmiş olsundur. Bugün örtülü kadınların, kendisinden başka bir şey olmayı reddererek eğitim almasının, mezun olmasının, iş bulmasının ya da bulamamasının, para kazanmasının ya da az para kazanmasının, her şeyin ama her şeyin önü tamamen ve yasal olarak kesilmiştir.

 

İnsanın içi acıyor, kabuğu soyulmuş yarası kanıyor. Çünkü sonuçta türbanı otomatikman AK Parti'ye bağlayarak bir intikam manivelasına dönüştürenler de erkek, bu yasaktan birebir zarar görmeyecekler de. Kararın, AK Parti'nin kapatılacağına dair bir işaret fişeği işlevi gördüğü ve çoğu sesin desibeli bunca yüksek çıkmasında bunun da etkisi olduğunu inkar edebilir miyiz? Bilmez misiniz ki; "Amaaan kızlar okuyup da ne olacak, başımıza müddeim mi kesilecek" diyenler de, "Cumhuriyetimize yakışıyor mu bu tipler, tiz okullara girmelerinin önü kesile" diyenler de paralel yolların yolcusu…

 

Ha, her şey bitti mi? Hiç birşey bitmedi. Çünkü Anayasa Mahkemesi'nin asıl kabahati, kuvvetler ayrılığı ilkesini ihlal etmesi, gücünü yasamanın üstünde vehmetmesi, anayasaya aykırı karar vermesi, siyasileşmesi, ideolojik refleks göstermesi filan değildir; tamam bunlar laik, sosyal hukuk devletlerinde tanık olunası işler değildir, ancak mahkemenin asıl yanlışı, AK Partiyi türbanla eşitleyerek, bu ülkede örtülü olan bütün (yüzde 70) kadınları, o kadınların ailelerini, eşlerini, dostlarını, sevdiklerini, ahbaplarını laiklikle, Cumhuriyetle karşı karşıya getirmesi, o derin yarığı bir uçuruma dönüştürmesidir ki, vicdanlar nezdinde prestijinin, itibarının bitmesinin sebebi budur. Yüksek tüzel şahsiyetleri, bu toplumla-devletin arasına gerilecek, tüm zamanlardaki bütün anlaşmazlıklardan, çatışmalardan daha derin, daha oymalı, daha karanlık, telafisi mümkünsüz bir 'küskünlük' döneminin miladını atmıştır.

 

İslam'a inanan, bunu bir itikad ve seçim meselesi olarak gören ve hayat tarzı seçimini Kur'anın ölçülerini ölçü edinmekten yana kullanan, İslam'ın gündelik hayatı dini pratik çağrısı altında tutan davetine kulak veren herkesi "laiklik" düşmanı, potansiye rejim yıkıcısı, Cumhuriyet karşıtı olarak kodlayıp, 'suç'lular saflarına gönderenler; örtünün modernleşmesine, popülerleşmesine rağmen asla ve sadece 'moda'dan ibaret olmayacağını, bir parti tarafından 'özgürlük' ihdas edilmeye çalışılsa da asla ve sadece o partiyle başlayıp, onunla bitmeyeceğini henüz keşfedememiş olsa da, söylemeli:

 

Ey milyonları parmağında oynatmaya çalışan 9 kişi; yanlış tuşa bastınız, hatta, baltayı taşa vurdunuz; 28 Şubat bin yıl sürse ne yazar, örtünün tarihi ondan çok eski.

/Özlem ALBAYRAK

 

 

 


Tarih: 11:43, 7/6/2008 Kategori: Makale
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Evet Türkiye’de Din Özgürlüğü Kısıtlıdır


Kanser Yapan Medyaya Bakınız.  Din Özgürlüğü Var Mı?.

 

 

Dışişleri Bakanı Ali Babacan geçen hafta Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada ‘Türkiye’de Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor’ deyince kıyamet koptu.

 

Medyanın ‘laiklik’ dozu yüksek kesimleri hep bir ağızdan bakana yüklendi. Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, ‘Böyle iftira görülmedi’ başlıklı yazısında ‘hayasız iftira’ kadar ağır bir laf bile etti.

 

Peki Babacan gerçekten de haksız mıydı?

 

Buna doğru bir cevap vermek için ‘din özgürlüğü’nün ne olduğunu anlamak gerek. Bakan’a tepki gösterenler, bunu sadece ‘kimsenin namazına, orucuna karışmamak’ veya ‘camilerin kapısına kilit asmamak’ diye anlıyor. Örneğin yine Hürriyet’te yazan Mehmet Y. Yılmaz, ‘namaz kılana tekme atan, zorla oruç yediren mi var?’ diye soruyor.

 

Bu, Tek Parti döneminde vaz’edilen ‘din sadece vicdanda ve mabedde kalmalıdır’ anlayışına göre yapılmış bir ‘din özgürlüğü’ tanımı. Oysa özgür dünyanın bu konudaki tanımı çok daha geniş. Bakın, İnsan Hakları Beyannamesi’nin 18. maddesi şöyle:

 

‘Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkı vardır. Bu hak, dini, bireysel veya topluca, kamusal olarak ya da özel biçimde, öğrenim, uygulama, ibadet ve dinsel törenler yoluyla açığa vurma özgürlüğünü içerir.’

 

Dikkat ederseniz, burada dinin ‘vicdanda ve mabedde’ sınırlı kalmasından değil, ‘kamusal’ (public) olarak açığa vurulmasından, dahası dini cemaatlar oluşturma, dine dayalı eğitim verme hakkından da söz ediliyor. Nitekim bu haklara saygı gösterilen Batı ülkelerinde yaşayan Müslümanlar, Türkiye’de hayal bile edilemeyecek bir sürü imkana sahipler: İstedikleri gibi cemaat veya tarikat organizasyonu kurabiliyor, bunlara ait özel ibadethane veya dini okullar açabiliyor, dinin gereği saydıkları kıyafetleri (örneğin başörtüsünü) her yerde giyebiliyorlar.

 

Türkiye’de bunlar kısmen veya tümüyle yasak olduğu için, din özgürlüğü, tam da Babacan’ın dediği gibi kısıtlıdır. Bunu ‘fanusun dışında’ olan herkes görebilir. Görüyor da zaten. ABD’de Kongre’ye bağlı çalışan Uluslararası Din Özgürlüğü Komisyonu adlı resmi kuruluşun 2008 yılı raporunda, Türkiye’deki nev-i şahsına münhasır laiklik modelinin ‘Türk vatandaşlarının pek çoğunun din özgürlüğünü ihlal ettiği, bu durumun hem dini azınlıklar hem de dini çoğunluk için geçerli olduğu’ gözlemi aktarılıyor. Raporda, Türkiye’deki din özgürlüğü ihlalleri arasında ‘başörtülü kadınların işe alınmaması, öğrenci olarak bile kabul edilmeleri’ yahut ‘namaz kılan veya eşleri başörtü takan subayların ordudan atılması’ gibi bir çok örnek sayılıyor. (Bkz. www.uscirf.gov)

 

Kısacası, Ertuğrul Özkök’ü telefonla arayıp da ‘Bu ülkenin 80 bin camisi açıktır. Günde 5 vakit ezan okunur. Öyleyse geriye ne kalıyor? Şeriat’ diyen Süleyman Demirel, fena halde yanılıyor. Bizdeki ‘otoriter laik rejim’ ile Suudi Arabistan’daki ‘şeriat rejimi’nin dışında, bir de ‘liberal demokrasi’nin verdiği geniş dini özgürlükler var.

 

Aslında din özgürlüğü konusundaki mevcut tablomuz, Kürt meselesinde 20 yıl önce olduğumuz noktaya benziyor. O zaman da ‘Türkiye’deki Kürtlerin özgürlüğü konusunda problemler var’ denince, bugün ‘din özgürlüğü’ konusunda öfkelenenler yine küplere binerdi. ‘İftira ediyorsunuz, Kürtler bu ülkede her yere yerleşir, her mevkiye gelirler, kimseye ayrımcılık yapılmaz’ diye atıp-tutarlardı. ‘İyi de kendi dilleriyle konuşabilir, şarkı söyleyip yayın yapabilirler mi’ diye sorulunca, kem-kümler başlar, bizim ‘özel şartlarımız’a dair nutuklar gelirdi.

 

Bu ‘özel şartlarımız’ın ne olduğu ve çözmek istediği sorunları nasıl derinleştirdiği ise, bir sonraki yazımın konusu olsun...

/Mustafa AKYOL -Star

 


Tarih: 15:36, 2/6/2008 Kategori: Makale
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

İlk Türk ne zaman Müslüman oldu?


 

 İslamiyetle 9'uncu yüzyılın başlarında tanışarak çok tanrılı dine veda eden Türk milleti İslam diniyle aslında Hz.Peygamberin İslâm’ı tebliğ ettiği ilk yılda tanıştı. İşte tarihi detay:  

 

Türk milleti İslâm dini ile 9’uncu yüzyılın ilk çeyreğinde tanışmaya başladı ve Yılmaz Öztüna’nın ifadeleri ile 10’uncu yüzyıla kadar yavaş ve 10’uncu yüzyıldan sonra ise büyük bir hızla İslamiyet Türkler arasında yayıldı ve nihayet öyle bir hâl aldı ki, Haçlı dünyasında bir Hıristiyan İslâm dinine geçtiğinde ona, “Türk oldu!” denildi.


 

İslâm dini Hz. Muhammed aleyhisselâm tarafından milâdi 610 yılında tebliğe başlandığına göre Türklerin İslâm dini ile tanışması ve onu benimsemesi arasında neredeyse 350-400 yıl var demektir. Lâkin ilk Türk’ün İslâm’a girişi ile Peygamberimizin İslâm’ı tebliğ ettiği yıl, aynı, yani milâdi 610’dur. Evet, bir Türk İslâm’ın Mekke döneminde Hz. Muhammed’in dâvetine evet demiş ve azılı İslâm düşmanı Ebu Cehil’in çok ağır işkencelerine maruz kalmış ve nihayet yine o pis Ebu Cehil’in bağrına sapladığı mızrağı ile şehit olmuştur. Ve İslâm’ın ilk şehidi işte Bu Türk evlâdıdır. Allah (c.c.) katında şehitlerin durumunu bu dini az buçuk bilenler bilir ve Allah kendisi için İslâm kimliği ile ilk şehit olanın bir Türk evladı olmasını murat etmiştir. Siz siz olun gazilik ve şehitlik kavramları ile mücadele eden ve Türkler zorla Müslüman oldu yalanını yayan odak ve dudaklara aldanmayın ve sorun, “Türkler zorla Müslüman oldularsa, dünyaya hakim oldukları dönemde niye dinlerinden vazgeçmediler?”

 

Peki, kimdir Müslüman olan ilk Türk?

 

O, Sümeyye validemizdir.

 

Sümeyye’nin Türk olduğunu Türk olmayan ve ilmî otoritesi İslâm ve Batı dünyası tarafından saygı ile kabul edilen Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’tır. Hamidullah’ın tarihi kaynaklardan çıkarttığına göre Taif’te, el Haris bin Kalede isimli tedavide usta çok ünlü bir doktor vardır. İran bölgesinden valiler bile tedavi için ona gelmektedirler. O yıllarda da İran bölgesi Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir bölgedir ve Sümeyye validemiz Übülle Valisi’nin yanındadır ve o adı Pamuk’tur. Gün olur Übülle valisi Taif’teki meşhur doktora tedavi olur, memnun kalır ve Pamuk’u Haris bin Kalede’ye cariye olarak hediye eder, Taif’e gelen Pamuk’un ismi Sümeyye olur. Sümeyye birkaç defa evlenir, son evlendiği kişi Yemen Yasir’dir, Yasir’den oğlu Hz. Ammar doğar.

 

Yine İslâm’ın ilk yıllarını az buçuk bilenler Mekke’de kabile ve soy sop dayanışmasının ne kadar önemli olduğunu bilirler. İşte bu ırkçı ortamda Sümeyye Türk’tür, kolu kanadı yoktur. Kocası Yasir, Yemenli’dir, kolu kanadı yoktur. Öyle olduğu için bu aile Ebu Cehil gibilerin kolayca işkence edebileceği bir ailedir. Hz. Sümeyye’nin Türk olduğuna dair bilgileri Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Prof. Dr. Abdülkadir Karahan ve Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı da naklederler.

 

Hz. Sümeyye İslâm’ı kabul ettiğinde artık çok yaşlı idi. Pis Ebu Cehil, “Sen Muhammed’e aşık oldun!” bile dedi. Ebu Cehil tarafından en şedit işkencelere tabi tutulan Türk kadını Sümeyye inancından bir adım geri atmadı.

 

İlk Müslüman Türk ve İslâm’ın ilk şehidi Hz. Sümeyye Ebu Cehil’in işkenceleri altında son nefesini verdiğinde, Allah’ın resulü Hz. Muhammet aleyhisselam şöyle demişti:

 

“- Küfrün işi bitti!”

 

Ey Türk evladı, ey Türk kadını..

Sen işte böyle “Küfrün işinin bitirilişinde” Allah’ın seçtiği bir kavimsin. Daha sonra gerçekten de tam 22 milyon kilometrekarede Küfrün işini bitiren millet senin milletin değil miydi? Yalnızca Osmanlı coğrafyasında değil, bugün Asya içlerine kadar küfrün işini adım adım bitiren ve o coğrafyaları İslamlaştırarak bugünkü Pakistan’ın bile temellerini atan senin ataların değil miydi?

Elhamdülillah, öyleydi..

 

Ve Fahr-i Kâinat Efendimiz, Şehit Türk evladı, ümmetinin yıldızı Hz. Sümeyye’yi o halde gördüğünde, “Küfrün işi bitti!” dedikten sonra eklememiş miydi:

 

“- İslam’ın zaferi kesinleşti!”

 

Diye.. İşte Türk anasının mayası ve işte ilk Müslüman olan Türk’ün ümmet ve milleti adına toprağa bir tohum gibi düşmesi..  Allah (c.c.) İstanbul’un Fethini de işte bu Hz. Sümeyye’nin nesline nasip etti. Ve Hz. Muhammed aleyhisselam neslinin devamına da bu milleti vesile kıldı.

Nasipse onu da yarın anlatalım..

 

YENİ ÇAĞ 

 


Tarih: 15:29, 2/6/2008 Kategori: Tarih
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Bir avuç azınlık ve haklarımız


Bu salvodan son nasibini alan Dışişleri Bakanı Ali Babacan. Babacan Avrupa Parlamentosu'nda konuşurken, muhtemelen azınlıklarla ilgili bir sıkıştırma sorusuna cevap teşkil etsin diye, “Türkiye'de Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorun yaşıyor” demiş. Sen misin bunu söyleyen! Bakan Babacan'ı dediğine pişman etmek için ölümüne saldırıyor CHP'li kalemler...

 

Dün, biri, “Yalan söylüyor” dedikten sonra şu soruları sıralıyordu: “Bu ülkede namaz kılmak mı yasak? / Hacca gitmek mi yasak? / Zekât vermek mi yasak? / Toplu halde dua etmek mi yasak? / Cami kurmak mı yasak? / Sünnet mi yasak? / Cenazeleri İslami esaslara göre toprağa vermek mi yasak? / Kur'an kursları mı yasak? / İmam hatip liseleri mi yasak? / İlahiyat Fakültesi mi yasak?”

 

Bir başkasının “Böyle bir iftira görülmedi” başlığı altında sorduğu soruları da en az yukarıdakiler kadar anlamlı: “Bu ülkede kapalı cami mi var? / Namaz kılmak isteyene mani olan birini biliyor musunuz? / Hacca gitmek isteyen insanın önünü kim kesiyor? / Fitre ve zekât vermek isteyip de veremeyene mi rastladınız? / Kelime-i şehadet getirmek isteyenin ağzını biri mi kapatıyor?”

 

Bu arada 'çirkin cami yapma özgürlüğü', 'dini gırtlağına kadar siyasetin batağına sokma özgürlüğü', 'para toplayan bezirgân' imajları da aynı kalem tarafından hatırlatılıyor.

 

Bir başka kalem daha da acımasız; o da 'cemaat yurtlarında geleceğin yobazlarının yetiştirildiği', namazın 'Yaratan'la kul ilişkisinden çıkartılıp İslâmi manifestoya dönüştürüldüğü', ülkemizin 'en çok camiye sahip' ülke haline geldiği ve 'cemaat gettoları' kurulduğu eleştirilerini peşi peşine sıralıyor.

 

Bu sorulara ve eleştirilere muhatap olup da 'otur oturduğun yerde' hissine kapılmamak mümkün mü? Nitekim aynı kalemler, “Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor” diyen bakana bundan çok daha aşırı telkinlerde bulunuyorlar.

 

İyi de, bakanın olağanüstü masum ifadesinin üzerine gidenler, bir an geriye yaslanıp da, “Bakan Babacan acaba bizim bu tür karşı saldırılarımızdan söz ediyor olmasın?” diye kendilerine bir sorsalar ya! Bu itirazları kayıtlara geçirenler, yazdıklarıyla, Ali Babacan'ın söylediklerinin doğruluğunu tasdik etmiş oluyorlar...

 

Bakan Babacan'ın sözü doğru da, biraz daha aydınlatılmaya muhtaç. Şöyle deseydi, daha doğru olurdu: “Bugün Türkiye'de köşe başlarını tutmuş küçücük bir azınlık dışında hiç kimse yeterince özgür değil; her kesimden yükselen 'daha fazla özgürlük' taleplerinin karşısına hep aynı bir avuç insan çıkıyor.”

 

Gerçekten de, birileri ağızlarını “Kürt sorunu” diye açtığında da, başkaları “Ya Alevilerin hakları ne olacak?” sorusunu sorduğunda da boyun damarları hiddetten şişmiş bir halde ekranlara çıkan veya köşelerinden kin kusanlar hep aynı tipler. Daha önceki iktidarlar döneminde Türk Ceza Kanunu'nun 141, 142 ve 163. maddeleri değiştirileceği zaman o iktidara gün yüzü göstermeyen, şu yakınlarda değiştirilmesi talep edildiğinde TCK 312. ve 301. maddeleri bizim insanımıza reva gördüğünü öğrendiğimiz tipler de aynı insanlar...

 

Az bile söylemiş Dışişleri Bakanı... Çoğunluğun hakları tehdit altında değilse şu son birkaç aydır neyi tartışıyoruz biz?

 

Bir avuç azınlık karşısında haklarını doya doya yaşayamayan çoğunluk bir tek Türkiye'de var.

/Fehmi KORU 

http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=143027

 


Tarih: 17:17, 31/5/2008
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->