Cumhurbaşkanı beni de köşke davet etmedi, ben de ülkeyi terk ediyorum. Fazıl Say beni de gideceğin yere götür. Sorana başımın belası dersin(!)
/Ayhan Kıskaç
Ama ben azınlık ya da çoğunluk olsam ne fark eder ki? Yaramaz çocukların yaptığı gibi -bugün azınlıktayız yarın çoğunlukta oyunu oynayarak- bu ülkeyi terk ediyorum deme hakkını kullanalım ama… Bu ülkede çoğunlukta iken azınlık muamelesi görenlerin daha çok olduğunu da hatırlayalım. 28 Şubat sürecinde azınlıkta oldukları için çoğunluğun baskılarından dolayı bu ülkeyi terk etmek zorunda kalanları hangimiz hafızasında canlı tutuyor dersiniz? Bu ülkeyi terk etmek zorunda bırakılanları hiç düşündünüz mü? İmam Hatip Liseleri önünde başları zorla açtırılan hatta güvenlik güçleri tarafından dayatmalar sonucu açtırılan insanları unuttuk sanırım. 17 Yaşında cezaevine gönderilen Nurcihan Saatçioğlu’nu duymuş mudur Fazıl Say?
Viyana’ya Türkiye’den okumak için gitmiş başörtülü öğrencilere çektiklerini düşün. Bu ülkeden silah zoruyla olmasa da dayatmalarla gönderilen başörtülülerin çilesine bir bak istersen -ki buradaki öğrencilerin büyük bir çoğunluğu aldıkları burslarla çok güç şartlarda okumaya çalışıyor- hala ‘kimlerin’ baskı altında olduğunu görürsün.
Sizler, tüm bu yaşananlar karşısında demokrasi arayan bu insanların mahkeme kapılarında ‘yok olan çığlıklarını’ duymazdan geldiğinizi hatırlar mısınız? Bugün ise yüzde otuzlara düştük diyerek bu ülkeden gidecekler gündemin birinci maddesi oluyor artık. Dün onların gördüklerini sizlere birileri reva görmeye kalksa idi acaba neler yapardınız?
Bu ülkeye sizin aracılığınızla demokrasi gelmiş olsa idi ne olurdu bu ülkenin hali demekten insan kendini alamıyor. Bir baskıdır tutturdunuz ya şu baskının şeklini, şemalini hatta cemalini gören de olmadı. Bu gidiş söyleminin ardında şunu görüyorum.
Birileri Fazıl Say’ı çocukluğundan bu yana çok ciddi olarak kandırmış. Eğer bugün sayısal olarak yüzde otuzlara düştüğü tezini savunmaya başlıyorsa ve bugüne kadar böyle biliyorsa ona birileri çok büyük yalan söylemiş.
Bu ülke geçmişinden bugüne hep böyleydi. Sadece ülkede iktidar değişti. Ülkenin içindeki bir takım sorunlar geçmişten beri devam ediyordu. Kemiyete bakarsanız zaten o geçmişte bundan daha fazlaydı diyebiliriz. Sayıya bakarak kimse baskı ortamı oluşturmaya çalışmadı ve çalışmayacak.
Bu ülkenin geçmişinde her din kendine yer bulmadı mı? Her düşünce saygı görmedi mi? Gün geldi aykırı sesler susturulmak istendi bu ülkede. İşte o aykırı sesleri susturmak isteyenlerde kendi yandaşları tarafından çoğu zaman susturuldu. Sen evrensel bir düşüncenin adamısın. Sana yakışmaz bu ülkeyi terk etmek. Sen bir sanatçısın ve sen bir siyasi partinin yayın organı gibi konuşmamalısın. Sanatçı bir siyasi partinin adamı değil bir toplumun en önemli hazinesi olmalıdır diye düşünüyorum? Sanırım yanıldım(!)
Nedir bu bir bardak suda fırtına koparma düşüncesi? Geçmişte bu insanlara saygı duymasını öğrenmiş olsaydınız bugün onlardan bu kadar korkmazdınız diye düşünüyorum. Bugün iktidarın yapması gereken en önemli şey geçmişte kendilerine ve düşüncelerine karşı baskı ve dayatma içinde olanlara demokrasinin tüm gereçlerinin iyi çalışır olduğunu göstermeleridir.
Fazıl Say sanırım ülkeyi terk etmek yerine mücadele etmek düşüncesini açıklayarak da ayrı bir hata yaptı. Ne için ve niye mücadele? Seni çocukluğundan beri öylesine kandırmışlar ki? Bu ülkede senin gibi düşünenlerin özgürlüğüne şahit olduğum dönemde çoğunlukta dediklerinin mahkeme kapılarında, bazılarının da okul kapılarında süründüklerini gördüm ben.
O bakan hanımları hala bazı makamların kapısından geçemiyor. Senin elini kolunu sallayarak girdiğin yerler onlara yasak. Bu mu senin azınlık düşüncen? Sen ‘sırça köşklerde’ bu insanların çektiklerini bilmeden bu ülkeyi terk edeceksen et. Hala bu ülkede yüzde otuzlar değil yüzde yetmişler eziyet çekiyor ve bunlar yine bu ülkenin çilesini çekmeye devam edecekler.
Demokrasi 'azınlık ve çoğunluk' psikolojisine göre kendini işletmez. Aksine demokrasi herkesin haklardan eşit yararlanması sistemidir.
Türbanlı kızı kürsüden indiren komutanı kutluyorum!
“Burası devlete meydan okunacak yer değildir! Bu kadına haddini bildirin!” cümlelerinin kulaklarımızı tırmaladığı günler aklıma geldi yine.Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Bülent Ecevit, Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu hala görevde mi acaba diye düşünmeden edemedim!!
Birkaç gündür medyada dolanan “Türbanlı kızı kürsüden indiren komutan!” başlıklı haberle ilgili birçok yazı ve yorum yayınlandı. Herkes komutana kızıyor! Bence hiç kimsenin komutana kızmaya hakkı yok! Komutan kendi inandığı doğruyu yapmış.
Ben komutana kızmadığım gibi cesaretini tebrik etmemiz gerektiğini düşünüyorum! Düşünsenize, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı, Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakan, Hüseyin Çelik’in Milli Eğitim Bakanı olduğu bir ülkede komutan, inandığı doğruyu söylemekten vazgeçmemiş. Bu cesaret kutlanmalı!
Konukların büyük bir kısmının, kendilerinin ya da eşlerinin başörtülü olduğu bir ortamda, programa müdahale ediyor ve kompozisyon yarışmasında “Bir Öğretmen Olmalı” başlıklı yazısıyla birinci olan kızı kürsüden indirmeye cesaret edebiliyor!
* * * * *
Başörtülü genç kızlara en büyük sıkıntıyı kim yaşattı? Bu soruya hemen “Başörtüsüne düşman olanlar tabi!” diye cevap vermeyin. Bence yanılırsınız. Bana sorarsanız başörtülü kızlara en büyük sıkıntıyı, başörtüsüne karşı olmadığı halde, hatta ailesi örtülü olduğu halde, başörtülü kızlara kıyafetlerinden dolayı iş vermeyen kurum sahipleri ve yöneticileri yaşattı.
Bizim dindar camiada bu komutan kadar cesur kaç kişi var? Hala şirketinde başörtülü insan çalıştırmayan dindar bir insanın, bu komutana kızmaya ne hakkı var? Dindar insanların sermayesiyle kurulmuş kurumları yöneten insanlar bile bu cesareti gösteremedi. Koltuğunu koruma adına sergiledikleri tavırlarını, kurumu koruma kılıfı arkasına saklayanlarla ilgili düşüncelerimi, daha sonra paylaşacağım sizlerle.
* * * * *
Programı düzenleyenlere niçin hiç kimse bir şey söylemiyor? Bence asıl eleştirilmesi gerekenler programı düzenleyen diğer yetkililer. Komutanda ki cesaretin yarısına sahip olan bir tane Allahın kulu yok muydu orda? Birisi de ayağa kalkıp komutana;
“Burası sizin komuta ettiğiniz kışla değil! Bizler de sizin emir erleriniz değiliz! Bu programı biz düzenledik. Biz burada bir kompozisyon yarışması düzenliyoruz. Kıyafet balosu yapmıyoruz! En güzel yazıyı kim yazmışsa ödülü ona vereceğiz!” diyebilme cesaretini niçin gösteremedi?
Programı düzenleyenler bunu söyleme cesareti gösterebilseydi sonuç nasıl olurdu sizce?
Komutan kışlasında değil, halkın içinde olduğunu anlayacak ve susmak zorunda kalacaktı. Belki de programı terk edip gitmek zorunda kalırdı.
Yazdığı kompozisyonla birinci olan Kozan İmam Hatip Lisesi öğrencilerinden Tevhide Kütük Kompozisyonunu okuyarak programı devam ettirecekti.
* * * * *
Bu arada bende o kompozisyonu merak ettim! Bir öğretmen olarak, ilçe birincisi olan bir kompozisyonu okumak isterdim. Bende komutana en çok bunun için kızdım! Tevhide Kütük bana kompozisyonunu ulaştırırsa mutlaka köşe yazısı olarak burada o yazıyı yayınlarım.
* * * * *
Komutanım sizi cesaretinizden dolayı kutluyorum! Umarım bizimkiler sizlerden cesur olmayı öğrenirler.
Hakka inananlar güce inananlar kadar cesur olmadıkça sonuç değişmeyecek.
Peygamberler 2007 yılında teftişe gelse, raporda ne yazar?
Bir manzara düşünün. Önde Fahri Kainat Efendimiz, arkasında Peygamberler ordusu. Yaşadığınız şehri teftişe geliyorlar. …ve teftiş başlıyor.
Kabe’yi inşa eden İbrahim (as), inşaatın demirinden çimentosundan çalan bir müteahhidin yüzüne tükürmez miydi?
Kalitesiz iplikle ördüğü kazakların üzerine, kalite bir markanın ismini basarak onu piyasaya süren konfeksiyoncular, Hz. İdris’in yüzüne nasıl bakacak?
Çürük ve kalitesiz tahtalarla üretilen mobilya malzemelerini, kalite mal fiyatına satan marangozlar, Hz. Nuh’un hayatını okurken yaptıklarından utanmaz mı? Mobilyaların kalitesiz maldan üretildiğini bile bile, süslü mağazasında, manken gibi kızlara pazarlatarak pahalıya satan mobilya mağazasının sahibi, Hz. Nuh’un yüzüne nasıl bakacak?
Sütüne su karıştırarak daha çok para kazanmaya çalışan bir besici,Hz. Salih’in hayatını bilse neye yarar bilmese neye yarar?
İşlettiği ekmek fırınında, ekmeğin gramından çalarak daha karlı olduğunu sanan bir fırıncı, Hz. Zülkifl’in mesleğini devam ettirdiğini anlamış mıdır?
Hastalarını muayene ederken, onların kalbinden önce ceplerine bakan, zengin hastalarıyla ilgilenip fakirlerin yüzüne bakmayan, hastane odasında değil özel muayene salonunda hastasıyla daha çok ilgilenen doktorlara, ilk şamarı Hz. Lokman atmaz mı? En çok rüşvet veren ilaç fabrikasının ilaçlarını hastalarına yazmayı prensip edinmiş bir hastane başhekimi, Hz. Lokman’ın yüzüne bakabilir mi?
Dokuma tezgahında çalışan bir dokumacı, Hz. İlyas’ın mesleğini devam ettirdiğinin bilincinde olmak zorunda değil mi?
Balık tezgahında, kokmuş balıkları “taze balık” diye satmaya çalışan bir balıkçı, Hz. Yunus deyince neyi hatırlıyor acaba?
Bahçesinde yetiştirdiği sebze ve meyveleri hormonla şişiren bir bahçıvan, Hz.Üzeyir’in bir bahçıvan olduğunu, bağ ve bahçe işleriyle uğraşanların piri olduğunu bilmek zorunda değil mi?
Alemlere rahmet olarak yaratılan Fahri Kainat Efendimiz, “20. yüzyılın pazarlama tekniklerini öğrendiniz de, benim ticaret ahlakımı niye unuttunuz?” diye sorarsa bizim esnafımız ne diyecek?
* * * * * *
Bu yazıyı “eleştirilere” cevap vermek için yazmadım aslında. Hatta beni bir önceki yazımdan dolayı eleştirenlere teşekkür borçluyum. Bu yazıyı yazmama vesile oldukları için.
Allah’ın yeryüzüne gönderdiği bir memurun örnek ahlakı, bir devlet memuruna örnek olamaz mı?
Kurgu yazamazsın diyenler, “Hz. Peygamberi 2007 yılına getiremezsin” mi demek istiyor?
Ben kurgu yazısı yazarken “devlet memuru olsaydı rüşvet alır mıydı?” diye sorgulayınca, “Koskoca Peygambere o mesleği nasıl yakıştırıyorsunuz?” diye soranlar mı Peygamberleri yanlış anlamış, yoksa ben mi?
Allah (c.c) Peygamberine çobanlık yaptırıyor. Hepimiz, hangi işi yapıyor olursak olalım, "0(sav), benim yerimde olsaydı!” diye düşünebilsek ne güzel olurdu. Bu yazımda da, bundan önceki yazımda da tek amacım bu gerçeği anlatmaktı. Tabi anlayana!
* * * * *
Teftiş bitiyor…
Teftiş raporunda şöyle bir cümle olur galiba; “Besmele” levha asılmasını emreden ya da tavsiye eden hiçbir Peygamber olmamıştır tarihte. Buna rağmen teftiş edilen birçok işyerinde “besmele” levhası olduğu halde, iş yaparken “şeytanla” birlikte hareket edildiği tespit edilmiştir.
“Namaz Gönüllüleri Platformu” tarafından başlatılan “Namazla Diriliş Seferberliği”ne siz de katılabilirsiniz. Zaten, Rabbimizin en çok önemsediği ibadet olan namazla ilgili faaliyetler ne bizimle başladı, ne de bizimle son bulacak... Namaz hizmeti, namaza duyarlı kişi ve kuruluşlarca yıllardır büyük bir ihlâs, samimiyet ve fedakârlıkla yapılıyor, yapılmaya da devam edecek... Biz sadece, namazsızlık felâketine dikkatleri iyice çekmek, bu hastalığı iyileştirmek için yapılacak faaliyetleri arttırmak istiyoruz.
Aslında bütün mü’minler bir namaz gönüllüsüdür. Hatta, namazını kılmayan mü’minlerin bile yürekleri namaz kılmak arzusuyla kanar, vicdanları namaz kılamadığı için yanar.İşte siz de, “Namaz için ne yapabilirim?” diye çırpınan milyonlardan biri iseniz, hemen söyleyelim:
Namaz için birçok hizmet yapabilirsiniz. Söz gelişi, “Namazla Diriliş” isimli kitapçığımızı çevrenize tanıtıp sponsor yardımıyla dağıtılmasını sağlayabilirsiniz. Unutmayın: Sadece birkaç sayfa okuyarak namaza başlayan kardeşlerimiz var.
İsterseniz, bulunduğunuz il veya ilçede namaz konferansı veya namaz paneli düzenleyebilirsiniz.Namaz panelini izleyerek namaza başlayan, daha bir şevkle sarılan, çevresine anlatmak için çırpınan binlerce insan var. Neden insanları namazla buluşturan, Rabbine kavuşturan namaz gönüllülerinden birisi de siz olmayasınız?
Önce kendiniz namaz kitaplarını okuyup sonra çevrenize ulaştırarak insanların namaz bilincini arttırabilirsiniz. Hatta namaz için bugüne kadar çıkmış her ürünün ve yapılacak her programın gönüllü tanıtımcısı olabilirsiniz. Namazın önemini vurgulayan âyet, hadîs, güzel söz ve yorumları dostlarınıza hatırlatabilir, posta ya da e-mail oluyla gönderebilirsiniz... Bütün bunları yapmak için herhangi bir makam veya üyelik gerekmiyor. Çünkü bizim yaptığımız bir gönüllü hareketi. Bizler, herhangi bir kurum ve kuruluş altında örgütlenip üyelik oluşturmadık. Siz de, biz de, sadece gönüllüyüz.
Eğer saydığımız faaliyetleri ve benzerlerini gerçekleştirmek, bu konuda bizimle fikir birliği etmek ya da katkıda bulunmak istiyorsanız, bize telefon, faks ve mail adreslerimizden, hatta bizzat ulaşabilirsiniz. Namaz Gönüllülerinin web sitesi olan www.namazladirilis.com vasıtasıyla yaptıklarımızı inceleyebilirsiniz.
Nedir bu ilk lokmada ilk satırda ilk açışta ilk kelimemiz olan Bismillahirrahmanirrahim? Kelime analizini yapıp Esma-ül Hüsna'ya değinmeyi müteakip kainatı gezmeye gidebiliriz evet. Ama bunu yapmak istemiyorum..
Çok daha tehlikeli (!) bir sözdür esasen bismillahirrahmanirrahim. Siyasidir. Bismillahirrahmanirrahim. Sosyolojiktir. Ekonomiktir. Akidevidir, yani inançsaldır. Bismillahirrahmanirrahim. Amelidir, yani ibadetseldir Bismillahirrahmanirrahim.Bismillahirrahmanirrahim...
Gelmiş geçmiş ve gelecek istisnasız tum sistemler sadece 2'ye ayrılır: Beşeri yani insan aklının ve tecrübesinin ürünü olan sistemler ve vahyî yani “Yaratıcının ben halk ettim/yarattım benim dediğim olacak/olmalı” diyerek vazettiği sistemler. Kadim tüm din, sistem, rejim ve yaşam tarzları için de tasnif böyledir. Din doğası gereği vahyidir. Resul tarafından risale olunur ve kitap tarafından sadece asra değil dehre yani tüm zamana kazık çakar.
Beşeri sistemler ise peygamber yerine kurucu / fikir babası, kutsal kitap yerine manifesto / kurucunun kitabı, ilahi hükümler yerine ise beşeri ürünler koyarak hâkimiyet alan ve mekanlarını genişletmeye çalışırlar. Bismillahirrahmanirrahim’in tıpkı “inşaallah veya "maaşallah" veya "elhamdülillah" gibi nasıl kişiyi ve toplumu vahyi sisteme niyet/akaid ve kelime/amel bazında bağladığını görmeli.
Kabul etmeli ki hiçbir beşeri sistem, kişinin ve toplumun, vahyi sisteme / dine boyun eğmesini / teslim olmasını istemez. Bu o beşeri sistemin doğasına aykırıdır. Zaten beşerden çıkan bir “idealojinin” ve / veya sistemin ego / nefs / kibir / menfaat gibi arızi vasıflarla donanmış oldugunu biliyoruz.
İşte bu arızalardan ötürü bu insan bu vahye sırt döner. Allah’ın varlığını sorgular... kabul etmez... etse dahi ; “onlara sor! kim yarattı de!göreceksin sana ‘Allah!’ diyecekler!o zaman nasıl oluyor da döndürülüyorlar” ayetine muhattap bir “kendi içinde tenakuz içerme” hasletinden kurtulamaz…
Ve işte bu anlattığım beşeri sistemi savunan şaşmış beşerin asla demeyeceği ve denilmesini de istemeyeceği kelimelerin başında gelir Bismillahirrahmanirrahim !....
Vahyi sisteme/dine bel bağlamış ve sırt dayamış ve omuz vermiş ve sevmiş ve güvenmiş bir insanın ise kalbine ve diline damgaladığı kelimedir Bismillahirrahmanirrahim…
Mütekebbir insanın işi değildir Bismillahirrahmanirrahim... O işini kendisinin halledeceğini düşünür. Düşünmek fiiline hakaret etmiş olmayalım da vehmetmiş olur diyelim.Mutevazı ve muttaki kişinin işidir bismillahirrahmanirrahim demek...
Bismillahirrahmanirrahim : “Rahman Ve Rahim olan Allah’ım! Ben ne olursam olayım sensiz olamadığım gibi bu başladığım işimi de ne kadar iyi ve mükemmel planlamış ve yapabiliyor olsam da sensiz olamaz Allah’ım!” demektir!...
Bismillahirrahmanirrahim “Ya Rahman!Ya Rahim! Sensizlik densizliktir! Kabul ettim! Şahit ol ya Rabbim!” demektir..
Malum;
Bir iş niyet ister..
Bir iş ar-ge(araştırma-geliştirme) ister…
Bir iş planlama ister..
Bir iş koordinasyon ister...
Bir iş profesyonel donanımlar yani bitirici vuruşlar ister..
Bir iş, bu işi müteakip gerekli tecrübe bilgilerinin arşive/beyne/kalbe gönderilmesiyle ve yeni işin fikir ve niyet hazırlığıyla son bulabilir..
Bu ifadelerle ana çatısının çizildiği bir iş eğer başında Bismillahirrahmanirrahim yardım çığlığından yoksunsa her ne kadar mükemmel hazırlanmış olursa olsun eksik kalır... En mütevazi deyimle o işe Allah karışmaz!
O iş iyi bile olsa iyi olarak kalır hayırlı olmaz. Olamaz. “Besmelesiz bir yemek çok lezzetli olabilir ama asla afiyetli olamaz..”
Herhalde bir üstteki tırnağın için dolduran cümleye en iyi örnek de, peygamberi taşlayan Taif’in üzerine dağ koyarak(!) helak etmeye gelen Cebrail’e nebinin “onlardan birisi bile iman edecekse bunu yapma” demesi ve bunu müteakip patikadan gelen köleyle muhabbeti esnasında uzatılan üzümü yemek üzereyken o mübarek dudaklarına koyduğu “bismillahirrahmanirrahim”i gören kölenin “aaa! Yemek yiyecekken bunu demek yalnızca peygamberlerin işidir!evet seni Allah göndermiş. Ben bunu bizim oralı (ninovalı) Yunus’tan(a.s) biliyorum. Şimdi seni gönderene iman edebilirim işte!” demesi olabilir…
Bir besmeleye bir milyon rahmet bu demek olsa gerek. Başka bir pencereden bakarsak eğer; Dinler her zaman aynı şeyi söylemişlerdir ve dindarlar da bunu kabul etmiştir: “dinden bağımsız bir alan yoktur”.
Daha yüksek bir deyimle “anlamsız olmama iddiasındaki bir şey, Allahsız olmama durumundadır!” İşte bu yer, insanın Allah’a başkaldırışı olan şahsi ürünü sistemiyle, Yaratıcı’nın yarattığına lütfu ve emri olan dinin tam da karşı karşıya geldiği yerdir. Her iki sistem de hakimiyet benim deyince olanlar olur..”Allah mutlak hakimdir ve galiptir” sözünün belki en gerekli olduğu nokta budur.
Bismillahirrahmanirrahim demek benim işimin hakimi Rahman ve Rahim olan Allah demektir! Beşeri sistemlerden Allah deyip de sonra döndürülenleri söyledik..
Fiil pasif/edilgendir orada:”döndürülmek”... yani “evet kabul ediyorum: yaratan Allah” diyen bir kişi bir şekilde ve bir vesileyle işine ALLAH’ın hükümlerini yansıtmamaktadır.. Ben buna deizm ayeti derim hep.. İnsanlardan deist olanlara ve hatta akaidde Müslüman olup da amelde deist olanlara inmiştir Allahualem.
Bırakın beşeri sistemin kandırmışlarını dine inanan insanlar içinde dahi kalabalık denecek kadar yok mudur “ya kardeşim biz de Allah'a inanıyoruz ama paranın Allah’ı olur mu ya” diyen?
Kara para diye bir para oluyordur ama yeşil para olamıyordur bu zihniyete göre. “Paranın nerden geldiğine bakmayacaksın sayın abim nereye harcadığına bakacaksın” diyenlere hiç rastlamadınız mı ?
Bismillahirrahmanirrahim : “Ekomoninin de Rabbi paramın da mutlak sahibi Allahtır” diyen birisinin dükkanını açarken de paraya dokunurken de söylediği kutsal ve kutlu kelimedir ..
“Ben de Müslümanım” dedikten veya demedikten sonra cinsel serbestiyet/nefse mağlubiyet adları altında turlu gayrıahlaki işlere soyunanın diyebileceği bir kelime midir Allah aşkına Bismillahirrahmanirrahim?
Hayır, bilakis “Allahım! Şahit ol ben kabul ediyorum ki her yerin olduğu gibi yatak odamın da rabbi sensin! Eşimle olan her türlü muhabbetin de rabbi sensin ya rahman ya rahim” demektir Bismillahirrahmanirrahim…
İslamda yemek yemek dahi Allah içindir.kitaplarda “müslüman , Allaha ibadet etmek ve onun yolunda yaşanan hayatta kuvvetli olmak için yemek yer” derler malum.. Bismillahirrahmanirrahim diyerek yemeğe başlamış kişi “Allahım!
Rahmansın! verdin! Rahimsin! mahşerde de ver ne olur ya rabbim! Ve sen bu yemeğin sahibisin, bana lütfettin.. Bu kuluna bu yemeği yeyip de bunun enerjisi ile sana nankörlük yapmayı nasip etme allahım!” demiş olmaz mı?
Öyle ya. Şairin dediği gibi..”çok diyar gezdim çok yemek yedim ama hangi sofraya oturduysam yemeği veren hep Allah idi!” :)
Sözün özüne geldiğimizde görürüz ki gerçekten hem kutsal hem kutlu sözdür Bismillahirrahmanirrahim.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlarım ve hareket ederim ve bitiririm diyen bir kişinin kefili Allah olduğuna göre kişi bu besmele çektiği işinde de besmelesinin içeriği kadar samimi olmalıdır. Nasıl inşallah deyip de yapamayan kişi sözünü tutmamış olmuyor ama buna mukabil inşallah demenin şartı da samimi olmak olarak koşuluyorsa..
Nasıl maşallah diyen kişinin hem onu deyip hem de dik ve uzun bakmaması daha uygunsa. Aynen öyle de Bismillahirrahmanirrahim diyen kişinin de diğerlerinden Allah’ın belki de en ağır iki ismini barındırması itibariyle üstün gelerek ayrılan besmelesine sahip ve samimi olması gerekir diye düşünüyorum.
Besmele, yani Bismillahirrahmanirrahim: ”Allahım! Sen kalpleri bilen teksin! Şahit ol ya rabbim! Ben her işime olduğu gibi bu işime de senin karışmanı istiyorum ve hatta işimi de senin karışmanı isteyebileceğim şekilde hayr ve helalle dizayn ediyorum” demekse eğer...
Allah, hayatındaki tüm işlerinde ve dualarında bu söze sadık ve samimi kalanlardan eylesin. Amin...
Sınırdışı edilmek üzere iken, geçen yıl Chicago’da bir kiliseye sığınan 32 yaşındaki Meksikalı kadın Elvira Arellano, ABD’deki göçmen ailelerin bir sembolü haline gelmişti.
Bu kaçak anne 8 yaşındaki oğlu Saul ile tam bir yıl kilisede yaşadı.
Ve geçtiğimiz hafta, hakkını aramak için dışarı çıkmaya karar verdi. Ama daha ikinci günü yakalanarak sınırdışı edildi. Amerika’da doğduğu için Amerikan vatandaşı olan oğlu ise Amerika’da kaldı.
Memleketi Meksika’da da bir kahramana dönüşen ve hatta parlemantoda bir konuşma bile yapan Elvira, belki ilk fırsatta artık siyasete atılır da oğlunu görmek için bundan sonra ABD’ye diplomat pasaportu ile gelir.
Bu ve benzeri göçmenlik sorunları Amerika’da hala tartışılan ve çözüm bekleyen konuların başında geliyor. Ben ise sistem(ler)de bazı kıyaslamalar ve tahliller yapmak bakımından bu gibi olayları ilginç buluyorum.
Mesela buradaki kilise, polis, ve medya üçgenindeki tutumu inceleyelim:
Kilise, oğlundan ayrılmak istemeyen kaçak hıristiyan bir anneye kucak açarak, bir nevi insanların kanunlar için değil, kanunların insanlar için olduğu anlayışı ile bu dramı sahipleniyor.
Polis, yasal olarak kapıya tekmeyi vurup kaçağı tutuklayabilecekken kilisenin saygınlığına ve cemaatin hassasiyetine özen gösteriyor, tam bir sene kedinin fareyi beklemesi gibi sabırla bekliyor.
Ve Amerikan medyası, bu olaydan “kilise-devlet ilişkileri” bağlamında rejim krizi filan çıkararak zinde güçlere göz kırpmıyor. Bu dramı objektif bir şekilde haberleştiriyor.
Yani her üç taraf da iyi bir sınav veriyor.
***
Olayın parlak yüzü böyle. Şimdi diğer varsayımları sorgulayalım:
Acaba Amerika’da aynı şartlarda kaçak bir müslüman anne Chicago’da bir mescide ya da camiye sığınsaydı ne olurdu?
Öncelikle cemaat böyle bir insani dramı sahiplenir miydi?
Sahiplense, güvenlik güçleri aynı toleransı gösterir miydi?
Ve medya habercilikte bu kadar objektif olabilir miydi?
Hiç zannetmiyorum.
Çünkü, öncelikle 11 Eylül sonrası “gözünün üzerinde kaşın var” psikolojiyle yaşayan müslümanlar böyle bir sahiplenmeye cesaret edemezdi, bir. Kiliseye toleranslı olan polis, camileri, neredeyse ödenmemiş elektrik faturasından dolayı panzerle basmak için fırsat kolluyor, bu iki. Ve üçüncüsü de, Amerikan medyasın müslüman kesimlere karşı önyargısız olduğunu söylemek mümkün değil.
Amerika’da böyle de, acaba Türkiye’de böyle bir olay nasıl gelişirdi?
Mesela, Afrikalı müslüman kaçak bir anne, İstanbul’da Türk polisinden kaçıp İsmail Ağa camine sığınsaydı, acaba bu “camide kaçak bir müslüman göçmen-polis-medya” üçlemindeki olay gündemi nasıl şekillendirirdi?
Eh, varın artık bunu da siz düşünün.
***
Göçmenlik demişkin ilginç bir habere de değinmiş olayım:
Olay Nebraşka eyaletindeki Kaweah Yerli kabilesinin nüfusu katlanmaya başlayınca ortaya çıkmış. FBI yetkilileri bu hızlı nüfus artışını araştırınca acı gerçeği farketmişler: meğer Amerika’da kiliseye sığınmak, sokağa dökülüp gösteriler yapmak yasadışı göçmenleri kovboy Sam Amca’nin kementinden kurtarmaya yetmeyince, onlar da kapağı ulu şefin çadırına atmakta bulmuşlar. Binlerce göçmen, ülkeden atılmamak için, Amerika’da yarı özel bağımsızlık statüsünde bulunan bazı kızılderili kabilelerine kayıt olmuş.
Ulu şef Manuel Urbina yaklaşık 10 bin kişiye 50 ile 1200 dolar arası bir fiata kızılderili üyeliği verdiklerini itiraf etmis. Aynı şekilde, North Dakota’daki Pembina Ulusal Minik İstiridye kabilesi de 150 dolara yaklaşık 2 bin kişinin kafasına tüy dikmiş.
Tabii, Federal hükümet hemen “kızılderilileşme” ile kimsenin bu ülkede kalma garantisi olmadığını açıkladı, yeni kızılderililerin peşine düştü.
Ben de yine şeytanın avukatlığına soyunarak FBI’in tepkisinin altında yatan esas nedeni araştirdim..
Bizler, Güneş Dil teorisi, Meluncanlar filan, aslında kızılderililerin kökeninin Sibirya yarımadası üzerinden ABD’ye gelen Orta Asya Türkleri olduğuna inanıyoruz. Şimdi, eğer sonradan kızılderilileşmek ABD’de oturum izni hakkı verecek olursa, Türkiye’de tam 70 milyon insan buraya akrabalarını görmeye gelmez mi? Gelmişken de kalmayı düşünmez mi?
TEKNOLOJİNİN GİYİM ÜZERİNDEKİ SİRAYETİ VE MODAYLA ALÂKASI
Eşya ve hâdiseleri teshir etmekle mükellef olan insan, bu mükellefiyetini yerine getirebildiği müddetçe Allah’ın yeryüzündeki halifelerinden olduğunu doğrulayacaktır zannederiz. Lakin eşya ve hâdiseleri tasavvur edebilmek, onların boyunduruğundan sıyrılmakla gerçekleşecek bir hâdise olsa gerek. Bugün her alanda sıkça rastlayabileceğimiz (neyi niçin yaptığını bilmeyen, ne yöne nasıl hareket edeceğinin şuurunda olamayan) robotlaştırılmış bir insan kitlesi ile karşı karşıyayız. Bu halleriyle herhangi bir ideoloji, dünya görüşü, sistemden yana fikir beyan edemeyen ve dolayısıyla fiili davranışlarını, hareketlerini yönlendirici esas bir fikri örgünün mahrumu olduklarının idrakinden aciz bir tablo çıkarmaktadırlar ortaya.
Mevzuumuz teknoloji ile moda. Bu iki kavram arasında köprü kurarak içtimai sahalardaki tesirleri ile zincirleme etkilerine temas etmek, edebilmek, gayemiz bu.
Teknoloji; “Bir endüstrinin makine, alet ve yapım metodu olarak “çeşitli” bilgi dallarının pratik alanda sistemli uygulanışı.”(1)
İdeolocya; “Ferdin ve toplumun inşaındaki bütün esasları veren fikirler manzumesi. Bir insanın inandığıyla işi ve eseri arasındaki uygunluk.”(2)
Bu ifâdelerden hareketle ihtiyaçların neye göre belirlendiği ve yönlendirildiği sualinin cevabını bulmak pek zor olmasa gerek. Dünya görüşü, fikri örgü, ideoloji aynı zamanda bunların ana kaynağı olan ve ワstadın; “Onun olmadığı yerde bizce bütün kemmiyet ve keyfiyet planlarıyla insan ve insan hayatı namevcuttur.” şeklinde izah ettiği, mücerret ruh. İnsanlara eşya ve hâdiseleri değerlendirebilme ölçüsü veren ve yönlendiricilik vasfı ile, onlara bakış açısı kazandıran, bütün iş ve oluşların onunla gayesine erdiği derin ve ince mefhum. İnsanlarda meydana gelen ilgi, istek ve ihtiyaçlar; ruh ve fikrin tatbik sahaları nevindeki dünya görüşü, sistem v.s. ile tezahür ediyor. Ruhi muvazenenin (“iş ve eser arasındaki uygunluk”) bozulup sarsılmaması, ihtiyaç olarak öne sürülenlerin türüne ve çeşitliliğine bağlı görünüyor. Hemen hemen her sistemde, ferdlere neye ihtiyaçları olduğunun öğretilmesi gerekliliği, sistemlerin yapısını, niteliğini ele veriyor olsa gerek. İlgi, istek ve ihtiyaçların mahiyeti insanların hayat tarzını yansıtır. Ve bu tür istek, ihtiyaç ve alâkaların mahiyeti sistemler hakkında çeşitli kanaatlere varılmasını sağlar.
Ferdlere neye ihtiyaçları olduğunu idrak ettirecek bir yapının oluşmaması ve dolayısıyla ferdin neye ihtiyacı olduğunu bilmemesi, üretim-tüketim ikilemini istismar eden sistemlerde göze çarpar. Varlığını tüketim alanındaki faaliyetlerle sürdürebilen ve tüketim için üretme politikası güden bu tür sistemlerde, ruhî dayanaklardan ve ahlakî kâidelerden söz edilemez. Kendi ideolojisini kendi içinde yapılandıramayan ve dışardan aparma uygulamaları kendi bünyesine maletmek için debelenen, üretim-tüketim çıkmazı içerisindeki ülkemizin portresini, H. Soykan’ın bir makalesi vesilesiyle çizelim:
“Kalkınamamış ülkelerde kışkırtılan bu tüketim hırsı ve beklentileri, ekonomik güçsüzlük duvarına çarptığından “uyarılmış ferdler” huzursuzluğa itilir; sonrasındaysa, iktisadî ve siyasî krizlere, fuhşun ve şiddet nitelikli suçların artmasına; verimlilik motivasyonunun ve ahlakın zayıflamasına; açıkçası domino taşları misali, şehre göçü, çarpık kentleşmeyi, tarımın iflasını, işsizliği, kadın-erkek ve aile ilişkilerinin dejenerasyonunu “ciklet” ve “gazoz sanayi” gibi havailikleri, israfı, yolsuzluğu ve diğer zincirleme hastalıkları da peşine takarak, içtimai muvazenenin çökmesine yol açar.”(3)
Teknoloji-ideoloji münasebeti ile, ideolojinin teknolojiyi doğurup yönlendirdiği doğrusu, bu menfiliklerin yaşanmasına izin vermeyecektir zannediyoruz. M. Aşık’ın şu satırlarına yer vermek uygun olsa gerek: “Teknoloji; kaynakların işlenip kalmamacasına alabildiğine yüksek seviyede verimlendirmesi ve bu verim sağlanırken yüksek otomasyonun getirdiği kolaylıklar sayesinde hem üretime dayalı araçlar, hem de tüketime yönelik araçlar toplumun refah seviyesinin yükseltilmesi için vardır. Aşırı tüketimi empoze edici bir israf politikası güdülmedikten sonra mutlak teknolojide kabahat aranmasının bir mânâsı yoktur.”
İçinde bulunduğumuz şartlarda idrak edebiliyoruz ki, insan hayatı tek bir merkezden yönlendirilip yönetilmekte, bu da tek tip insan çıkarmaktadır ortaya. Ortaya çıkan ve yaşanan sistemlerin bir çoğu, insanı sömürü ve esaret altına alma temayülü göstermişlerdir. Günümüzde teknoloji ve moda faaliyetlerinin ana sermayedarlığını insan ve onun nefsî hazları teşkil etmektedir. Bu durum tüketimi ihtiyaçtan daha fazlaya yükseltmekte ve böylelikle hırs halinde bir tüketim anlayışı ortaya çıkmaktadır. Tüketim hırsı insanları canavarlaştırmakta ve ne verilirse, ne önerilirse onu yapan sürü halinde insancıklar oluşmasını sağlamaktadır. Hırs, ihtiras, gösteriş v.s. gibi kavramlar kişileri, birbirlerini taklid etmeye, altta kalmamak için daha fazla tüketme gayesine göre yönlendirmektedir. Mânâsı itibariyle modacılık da bu akımın gerçekleşmesinde önemli paya sahiptir. Diktatörlük anlayışının dolaylı yoldan uygulanması şeklinde de izah edebileceğimiz bu sistem, teknoloji ağı sayesinde bu gizli misyonunu meşrulaştırmaktadır bize göre. Modacılık sisteminin diğer bir gayesinin ve kurulmasındaki amacın tüketim hırsını arttırmak ve tüketime dönük faaliyetlerde bulunulmasını sağlamak olduğunu hepimiz tahayyül edebiliyoruz. Büyük Doğu Mimarı modayı, “heveskarlık, geçici merak” olarak tâbir ediyor ve ekliyor: “İşin ruhuna aykırı ve işin ruhundan habersiz olanlar için kullanıyoruz.”(4)
“Sevgi şeklindeki kalbi alâka” ve “meşguliyet şeklindeki bedeni alâka” olarak insanların dünyaya olan alâkalarını vasıflandıran İmam-ı Gazali, bedenî alâkaları, besin, mesken ve giyim olarak sınıflandırır. Bu tür bedenî alâkaların devamının, gelişiminin sağlanması için iş kollarının oluşturulması gerekliliği, teknoloji, işbölümü v.s. gibi ekonomik faaliyetlerin oluşumuna zemin hazırlamıştır. “Yakın tarihe baktığımızda, sanayi devriminde ilk fabrikasyon hareketinin mensucat sanayiinde başladığını görürüz. Bugünkü modern fabrika sanayiinin ağa babası mensucat, dolayısıyla giyim sanayiidir. Demek ki, ilk önce giyim-kuşam sanayileşme konusu olmuştur. Zaten zarurî ihtiyaçları karşılayan gıda ve mensucat, dünyadaki en önemli ve yaygın sanayi kollarıdır. ”(5)
Teknolojinin giyim alanındaki tesirleri bir çok sebebe bağlanabilir. Meselâ Dürkheim, içtimaî değişmenin temelinde “işbölümünü" ve dolayısıyla "teknolojiyi” esas görür. İşbölümünün artıp yaygınlaşması ve kabul görmesi, konfeksiyon fabrikalarının işleyişini etkilemiş, ürünler bu sayede daha kolay ve çabuk olarak piyasaya sürülmüşlerdir. İşbölümü sayesinde seri halde üretilen kıyafetler, insanların tektipleşmesine ve kalıplaşmış bir hal almalarına zemin hazırlamıştır. Üretimin artması, tüketimi hızlandırmıştır. Böylelikle modanın hızı ve geleceği garantiye alınmıştır. Teknoloji ve işbölümünün amacından saptırılıp menfi bir hal alması, modayı insanların vazgeçemeyeceği bir unsur haline getirmek isteyenlerin baş hedefiydi aslında. Tüm bunların neticesinde, teknoloji ve işbölümünün sayesinde modanın meydana gelip yaygınlaştığı, sonrasındaysa modacılık sistemi ile teknolojinin çarklarının daha kolay ve hızlı döndüğü kanaati ağırlık kazanıyor.
Davranış ve zevk olarak aynileşen insanlar, dış görünüş itibariyle modanın dikte ettiği kıyafetler içinde bir örnek oluyorlar. Giyim, yemek, konuşma, davranış, hal ve hareket ile tepki gösterme gibi faaliyetlerinde tektipleştiklerini ve güdülmeye hazır bir sürü halini aldıklarını rahatlıkla gözleyebiliyoruz. Bu durum, esaret altında ve her ân etkilenmeye hazır bir cemiyetin hayatını fotoğraflamaya yeter herhalde!
“Kitle kültürü güncel bir kültürdür ve en iyi ifâdesini kimlik sorunu olmayan Amerikan hayat tarzında bulmaktadır. Bu hayat biçiminde “gelenekler, alışkanlık, vücut” modanın hızı içinde özgürleşmektedir. Özgürleşen insan, mekan değiştiren, hareket eden, ahlâka göre değil modaya göre cinselliğini, geleneklerini değiştiren, bakış açısını modadan gelen sese göre değiştiren insandır. ”(6)
ENFORMASYON TEKNOLOJİSİNİN MODA İLE SİRAYETİ
Kitle kltrnden bahis aılınca, bu kültürün oluşmasında, yapılanmasında ve yaygınlaşmasında önemli rol oynayan iletişim vasıtalarını mevzuya dahil etmenin uygun olacağını düşündük.
Enformasyon: “Bilgi, haber, danışma, aydınlatıcı malûmat, formlandırma, şekillendirme, forma sokma”(7) olarak tanımlanıyor. Bu ifâdelerden hareketle, "bir numaralı enformasyon aracı televizyondur", şeklindeki yorum kesinlik kazanıyor. İnsanları tek merkezden yönetmek dediğimiz hâdise, televizyonlar sayesinde rahatlıkla gerçekleştirilmektedir. İnsanların hemen hepsi hayatlarını televizyona endekslemiş ve ona göre ayarlayıp düzenler vaziyette. Giyim-kuşam alanında, televizyonun insana empoze ettiği tarzlar, moda programları ile ünlüler sayesinde yaygınlık kazanıyor. Düşünemeyen, kendisi için düşünüleni uygulamaya geçiren idrak acizi bir toplum içindeyiz. Sürü olarak nitelenen bu grup adına düşünme ve ona yön verme işlemi, enformasyon araçları tarafından gerçekleştiriliyor. Davranış, zevk gibi alanlarda aynılaşan insanlar, moda olarak öne sürülen kılıkları kullanarak tektipleşmeye davetiye çıkartır vaziyetteler aslında. Bir takım ölçü ve değerlerin bozuluşunun ve bunun şekle ve kalıba yansıyışının örnekleşmesini ilk elde giyim-kuşam yapmaktadır. Keyfiyet ve kemmiyet özelliklerinin alaşağı edilmesi içtimaî bozuklukları beraberinde getirmekte ve insan hayatı menfiliklerle dolup taşmaktadır. Teknoloji sayesinde kadının statü ve mevkiinin değişmesi, mevcut kültür yapısını dinamitleyen baş müessir olarak göze çarpıyor.
“-İnsanın yalnızca beden, yüz ve gözden ibaret olduğu bir kültürde giyimin şekli ne olacaktır?
-Böyle bir insan için elbise vücudu örtmekte değil tersine teşhir etmekte kullanılan bir araçtır. Kadın için bir sığınak değil, ikinci bir deridir."
Soru-cevap şeklinde temas ettiği bu mevzuya Ü. Meriç, şu şekilde devam ediyor:
“Kadın verdiği zevk oranında değer taşır. Artık kadın ilahi bir emanet ve insanı oluşturan ikinci bir parça olmaktan çıkmış ve yalnızca bir “beden” haline gelmiştir. Taşıdığı değer, bedeninin değeri kadar olacaktır. Böyle bir toplumda kadının tüm varlığı görülmekte ve alıcının gözü ilk değerlendirilmektedir. Kadın sadece deri, erkekse sadece göz’dür. ”(8)
Modern toplum yapısındaki kadının durumunu ve rolünü tasvir eden bu iktibas, enformasyon araçlarının kadınlar üzerindeki sirayetini gözler önüne seriyor aslında. Televizyondaki moda programlarının yaygınlaşması, kadının çalışma hayatına atılması, elektronik ev aletlerinin artışı, teknoloji ağındaki sirayetlerin sadece birkaçı. Kırsal kesim insanının hayatına da tesir eden teknoloji (makineleşme, TV) ile kadının iş sahalarında boy göstermesi köyden kente göçü arttırmış, köy kadınlarının şehir kadınlarına benzeme istekleri dejenere bir kültür oluşumuna zemin hazırlamıştır. Örf, adet ve an'anelerinden kolaylıkla sıyrılamayan köy insanı giyim-kuşamıyla da garip bir portre çıkarmaktadır ortaya. Kadınlar televizyon ve mecmualarda gördükleri “güzel kadın imajına” benzemek adına geldiği yerleri horlamaya, kılığından yemeğine kadar her tür geleneğini terk etmeye başlıyor. Yeni olana ayak uyduramayan ve artık eskiye de dönemeyen bu kişiler yozlaşmış bir insan tipini örnekleştiriyorlar bize göre.
Bir kısım çıkar odaklarınca yönlendirilen teknoloji ağı ile moda, işleyiş ve misyonları itibariyle aile, dolayısıyla cemiyet nizamını sarsıcı faaliyetlere yataklık edip el ele veriyorlar. Enformasyon aletlerinden bazılarının insan üzerindeki tesirine bir köşe yazısı vesilesiyle temas edelim. “Ulusal Magazin Partisi” şeklindeki yazı başlığıyla Eyüphan Erkul, 26 Ağustos 2001 tarihli Radikal gazetesinde dejenere kültür yapısına ve tektipleşmeye şu şekilde temas ediyor:
“Çevrenize bir bakın. Televizyondan fırlamış gibi davranan, konuşan ve giyinen insanlar... Göz ucuyla izliyoruz onları. Oralarda neler konuşulduğunu, nasıl yaşadıklarını, hangi şarkıları sevip, hangi mekanları mesken tuttuklarını bilmemek gibi bir şansımız yok. Hiç ilgilenmesek de kulak dolgunluğumuz oluşuyor onlara dair. Gazetelerin bilmem kaçıncı sayfasından, reklamlardan, film aralarındaki tanıtımlardan görüyoruz onları. Hiç olmadı, zapping yaparken üç-beş saniyelik bir boşluğumuzdan yaralanıp hayatımızın içine dalıveriyorlar. Onlardan kaçmak imkansız; icracı oldukları halde sanatçı denilen, tanınmış oldukları için star denilen kimseler onlar. Ve aslında yaşadıklarımız, magazin dünyasının malzemesi olan, on-on beş kişi üzerinden anlatılmaya çalışılan gerçeklerden başka bir şey değil. Sonra... Onların günlük yaşamdaki yansımaları. Sokaklar bilmem kaç tane Mahsun, epeyce Seren, birçok Gülben, azımsanmayacak kadar Hülya barındırıyor bağrında.
-Klip hayatlar-
Yansımalar sokakta, yer Karaköy sokakları... Yollar esnafın abaza bakışlarıyla gözaltına alınmış, uçan kaçan herkes rönt muhatabı. Sıcağın ve krizin etkisiyle dükkan önüne atılmış sandalyelerde dükkan sahipleri oturuyor. Siz erkek halinizle bile rahatsız oluyorsunuz... Çocuğun saçları jöleli, bir ayağı yüksekçe olan kaldırımda, bu ona kliplerdeki oyuncular gibi bir hava vermiş. Kız, uzayıp gelen duvara moda dergilerindeki hatunlar gibi dayanmış. Her şey Kral TV formatında. Çok önemli bir konuşmanın ortasında olmaları gerekir, çünkü gözleri hiç kimseyi görmüyor. Esnaf onlara bakıyor ama onlar umursamıyor. Malum, günümüzde izlenir olmak bütün değerlerin üzerinde. Az ilerde taşradan yeni geldiklerini belli eden iki kasketli amcanın gözleri de bu çiftte. Olanları magazin programlarındaki mantıkla izliyor olmalılar.
Günlük yaşamda rastladığımız bu ve benzeri fotoğrafların anlamı açık. Televizyon denen illetin iliğimize, kemiğimize ne kadar işlediğinin kanıtı. Diğer öğeler gibi biçimsel olan ayrıntılarımız da medyatik alanın etkisinde. İşte yüzyıllardır felsefecilerin tekrarladığı “sanatın işlevi” tartışmasının son durağı. Medyanın etkisi üzerine anlatılan ciltler dolusu kuramsal bilginin sokak ortasındaki yansıması. Toplum, televizyonlardaki gibi fotoğraf veriyor ve artık insani olanın yerelliği kayboluyor. Her anımız “global” bir yapaylığa sürükleniyor. Gerçi popçuların, türkücülerin, arabeskçilerin rol aldığı dizileri, reklamları ve kliplerin tektipleştiren yanını günbegün görüp, takip edebiliyoruz. Göz ucuyla izliyoruz onları. Magazin programı denen ve komplo teorilerini haklı çıkarmaya yarayan türün, başımıza ördüğü çorapları hep birlikte giyiyoruz kırılasıca kafamıza. Her kanalda aynı kişilerden bahsediliyor. İçinizden “Memlekette adam mı kalmadı” demek geliyor. Es kaza icracı kadınların biri dayak yese, toplumda dayak yiyen ev kadınları akla geliyor. Haftanın hemen hemen her günü magazin programında adı geçen kişinin, Bodrumda neler yaptığını tekrar görüyoruz. Sanki bütün kanalların televolecileri aynı odada montaj yapıp, ayrı ayrı kanallara dağılıyor. Hepsinde de “başka yerde izleyemeyeceğiniz görüntülerle” diye bitirdikleri cümlelerinden sonra gelen insert’lerde, hep aynı şeyi izliyorsunuz. Kimi siyasi hareketler, dünyayı bir komplo teorileri olarak algılar. Onlara göre, hemen hemen her hareketin ardında gizli bir el vardır ve dünyayı o yönetiyordur. Magazin programlarını izlerken de aynı duyguya kapılıyorsunuz. Altı üstü on-on beş kişinin yaptıkları bütün kanallarda tekrar tekrar gösteriliyor. Sanki bunları gizli bir istihbarat servisi hazırlayıp “Siz zahmet etmeyin çocuklar, biz nasıl olsa çektik. Buyurun yayınlayın” demiş de program müdürleri geleni olduğu gibi yayına vermiş...
-Hayat TV’yi taklit ediyor-
Kliplerde de durum farklı değil. Son karede yönetmenin ismine dikkat etmezseniz, Türkiye’deki bütün klipleri aynı kişinin çekmiş olacağı şüphesine kapılabilirsiniz. Bu aynılık öylesine bariz ki, sokaklar magazin programlarından fırlamış kılıklı tiplerle dolu. Hayat gösteri dünyasını taklit ediyor. Azıcık ağır takılanlar Mahsun Kırmızıgül gibi, birazcık rahat olanlar Gülben Ergen, Hülya Avşar, Sibel Can kıvamında düşüyor yollara. Kot giyenlerle kumaş giyenle